Bakkhaların doğa tanrısı Dionysos onuruna Tmolos’da (Bozdağ) düzenlediği bolluk ayinleri Eski Yunan ve Roma dünyasının en coşkulu törenleriydi. Şarap ve coşkunluk tanrısı olarak kabul edilen Dionysos’un vatanı Lydia yani Küçük Menderes Havzası’ydı.
Mitoloji kaynaklarına göre Dionysos, insanla doğa arasındaki ilişkiyi yani insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü gücü simgeler. Doğa sırlarına ve gücüne ererek tanrılaşmak insanın en çok özlediği aşamadır. Dionysos, bu amaca ulaşan yolun şarap ve sarhoşluktan geçtiğini söyler. Asma kütüğünün yeryüzüne yayılması, uygarlığın buğdaydan sonraki aşamasını başlatır ve insanlığın gelişim evresinde tarımın gerçekleştiremediği bir çığır açılır. İnsan ancak şarabı elde ettikten sonra bilinçüstü ve bilinçaltını keşfeder, yaratıcılığın kökeninde bulunan değişim yapma gücüne kavuşur. Yunan dilindeki “Mainomai” ve “enthousiasmos” kavramları “tanrıya erme, tanrıya karışma ve tanrılaşma yetisine sahip kişi” anlamına geliyor. Bu -enthousiastism- coşku, insanı doğayla birleştiren, ona cenneti yeryüzünde yaratan bir mutluluktur. Asıl akıl yolu da bu mutluluğa erişmenin çarelerini bulmaktır. Dionysos dininin mistik akımlar ve tarikatler üzerindeki etkisine Anadolu’dan en tipik örnek Bektaşiliktir. (Azra Erhat / Mitoloji Sözlüğü)
Küçük Menderes’in Ege Denizi’ne döküldüğü Pamucak sahilinden geriye doğru uzanan geniş deltada yer yer görülen manguta bitkisiydi, bizi mitolojik dönemlere alıp götüren. Efsane bu ya, Dionysos şenliklerinde Bakkhaların ellerindeki meşalelerin mangutadan yapıldığına inanılıyor. İçin için yanarak saatlerce ışık kaynağı olurmuş mangutalar. Şenlikler artık kalmamış ne gam, o her bahar aynı coşkuyla açıyor, sarı çiçekleriyle deltayı bulut gibi kaplıyor. Sonbahara doğru rengini kaybedip kurusa da yok olmuyor ve bir sonraki bahara dek dimdik ayakta kalıyor.
Euripides’in Bakkhalar tragedyasının açılışında Dionysos “Lydia’nın altın ovaları”ndan geldiğini söyler; Homeros destanlarında da Asia adıyla anılan Küçük Menderes Ovası’dır kastettiği yer. İzmir il sınırının güneyinde uzanan Küçük Menderes Ovası, Bozdağlar ile Aydın Dağları’nın doğu-batı yönünde çevrelediği havzada, Küçük Menderes (Kaystros) Irmağı’nın suladığı topraklardır.
Kavurucu yaz güneşinin Ege’de hükmünü kaybetmeye başladığı Eylül günlerinde Lydia’nın altın ovalarını sağımıza ve solumuza alarak sonsuza dek tükenmeyeceğine inanmak istediğimiz bir bolluk ve bereketin içinden geçiyoruz. Bu mevsim ovanın üzerinden pus hiç kalkmıyor. Kestane, ceviz, meşe ve çam ormanlarıyla kaplı dağlar pusun altında gri-yeşil uzanıp gidiyor.
Yaz aylarında Küçük Menderes’i görebilmek için ya kaynağına çıkmak, ya da deltasına bakmak gerek. Derin kavisler (menderes) oluşturarak yüz yetmiş beş kilometre boyunca akan ırmağın bu iki nokta dışında kalan bölümünde kupkuru yatağıyla karşılaşıyoruz sıkça. Gözlerimiz ırmağı boşuna arıyor, her defasında yeniden şaşarak “bu kez” suyu bulmayı umuyoruz ya, nafile. Üstelik kuruyan sadece Menderes değil, havzadaki yüzey suları da derinlere çekilmiş. Eskiden beş-on metreden su çıkaran çiftçiler şimdilerde artezyen için seksen-yüz metreye inmek zorunda kaldıklarını söylüyor.
Su kaynakları azalsa, toprağın verimliliği düşse de ova kolay tükenecek gibi değil. Bereket buralarda yemyeşil tarlalara, bağlara, bahçelere bürünüp zeytin, pamuk, tütün, incir, üzüm, domates, biber, patates, elma, şeftali ve başka bin türlü suret olarak görünüyor. “Bu ova varken dünyada kıtlık mı olurmuş” dedirten sonsuzluğuyla önce gözünü doyuruyor insanoğlunun, sonra da karnını. Tarihte olduğu gibi bugün de, havzanın tek geçim kaynağı tarım. Yılda üç mahsul alınabiliyor Küçük Menderes Ovası’ndan. Hayatın takvimini bağ bahçenin ekim-dikimi, tütünün çapası, elma, şeftali, cevizin aşısı, buğdayın harmanı, kestanenin çırpımı belirliyor.
İtfaiye aracının suladığı caddeden yükselen buharın içinden zıplayarak geçiyor, kırmızı elbiseli, saçı kurdeleli bir kız çocuğu; elinden tuttuğu babasının adımlarına yetişmeye çalışıyor. Bayram yerine gidiyorlar. Tire’de her günkünden farklı bir telaş, bir dirlik, düzen var bugün. Kadınlı erkekli kalabalıklar Orta Park’ın çevresine sıralanmış, palmiyelerin gölgesinde yer kapma yarışındalar. Çocukların ellerinde balon, gözlerinde plastik gözlükler. Hoparlörden bir Ege türküsü yükseliyor; “İki keklik bir kayada ötüyor, ötme de keklik derdim bana yetiyor”… Pamuk helvacı ve dondurmacı arabalarına dalmışken gözüm, “Misafir misin?” diye soruyor önümdeki kaldırıma tezgah açmış yaşlı oyuncakçı. Cevabı beklemeden devam ediyor “Dört Eylül bugün. Çeteciymiş benim dedem. Taşlan, sopaylan kovalamışlar Yunanı. Ben de dört yıl askerlik yaptım”.. Havaya sıkılan kurşunların sesine karışıyor son cümlesi. Gözler meydanda. Kurtuluş günü töreni atlıların geçişiyle başlıyor. Tireli Hüseyin’in, Bergamalı Ahmet’in, Aydınlı Bodur Ali’nin yalınayak ölüme gidişlerini anlatan şiirler okunuyor. Eylül’de Ege’nin bayramı, bayramın buralarda hala bir anlamı var. Çünkü hemen her evin duvarında bir “çeteci” dedenin yani savaşa verilmiş en az bir canın soluk fotoğrafı var.
Ya bir mola boyu bakmalı Tire’ye, ya her rastladığınla dura konuşa sokaklarına dalmalı, yaşlı ağaçların gölgesine sığınmış tahta sandalyeli kahvelerde soluklanıp sonra her biri ayrı geçmişin özlemini saklayan evlere, akşam serinliğinde sulanmış avlulara konuk olmalı.
Bereketi tezgahlardan taşan pazarı, başı tülbentli akça pakça satıcı kadınları, yüzlerce yıllık hanların yıkık dökük kalıntılarını dükkan bellemiş mesleğin son erbabı yaşlı urgancıyı, saracı, keçeciyi, kalaycı ve yorgancıyı, kentin ara sokaklarında buluşup mahcup bakışmalarla ilk sevgilerini yaşayan gençleri, başta bugün hala varlığını koruyan Bektaşilik olmak üzere bir zamanlar yetmiş farklı tarikati barındıran sonsuz hoşgörünün neredeyse taşa toprağa sindiği sokakları, camileri, medreseleri, hanları, hamamları öylece bırakmalı Tire’de, en iyisi.
Havzayı çevreleyen dağların yamaçlarında masal resimleri oluşturan irili ufaklı ilçe, köy, kasaba yerleşimlerinden sadece biri Tire. Sırada Ödemiş, Birgi, Bademli, Ovakent, Kiraz, Bayındır, Beydağ var. Hatta bir de yükseklere çıkıp oradan görmeli ovayı; Aydın Dağları’nın en tepeleri birkaç saat mesafede.
Yol boyunca her virajın ardından, teraslanıp incir ağaçları dikilmiş yamaçlar çıkıyor. Eskiden bu kadar çok değilmiş incirlikler, şimdilerde tazesi de, kurusu da para ediyor; kurak yazlara bir o dayanıyor diye yönelmiş köylüler incirciliğe. Ellerindeki uzun sırıklarla incir toplayan bir karı kocanın ısrarına dayanamayıp bahçelerine iniyoruz. “Yemiş dalından yenmelidir” diyerek sepetler dolusu mahsulün yanından geçirip yaşlı bir ağacın dibine götürüyorlar bizi. Hepsi lezzetli ama yaşlı ağaçların meyvesi bir başka. “Dokanmaz hiç korkma..Ye, ye” ısrarının sonu yok. Bahçede genç fidanlar çoğunlukta. Onlara “deli” diyorlar. Deli asma, deli incir, deli ceviz, deli kestane…Henüz aşılanmadıklarından meyve vermezlermiş, verseler de tatsız olurmuş. İnsanın delisini getiriyor akla. Acıdan, yoktan, yoksunluktan geçmemiş, henüz olgunlaşmamış ademoğluna bu yüzden mi “delikanlı” derler ki!
Tepelerin arasına yayılmış onlarca hanenin toplamı Dibekçiler. Bir Yörük köyü. Eylül’ün ilk pazar günü Çal Dede şenlikleri varmış. “Keşke olaydınız” sitemiyle koyuluyorlar anlatmaya. Öyle eski bir gelenekmiş ki, başlangıcını dedeleri bile hatırlamazmış. Bu yıl kırk kilo buğdaydan keşkek dövülüp, on beş davar kesilmiş, otuz kilo pirinçten de pilav pişmiş “sevap için”. Ta, Aydın’dan, Foça’dan gelen olurmuş. Hiç yoksa iki bin kişi varmış bu yıl. Hoca eşliğinde topluca yemek duası yapılır, namaz kılınırmış. “Evinde yiyen de var, yiyemeyen de. Orada herkes bir güzel doyar. Herkes mutlaka bir şey getirir, gücü yettiğince. Onları açık arttırmayla satar bir sonraki yılın parasını hazır ederiz” diye anlatıyor muhtar Süleyman Yaşar. Eğer yapmazlarsa kıtlık olacağına, rızkın bereketinin kaçacağına inanıyorlar. Geleneği yerine getirmenin yani sevabın gönül huzurundan başka aradıkları bir şey yok.
Ödemiş yolunda aniden bastıran yaz yağmuru ovanın renklerini temizleyip ardında nemli bir sıcak bırakarak uzaklaşıyor. Mısır tarlalarının parlak yeşili, domateslerin kızılı, pamuğun beyazı, patlıcan morları canlanıyor. Bir de koku esiyor keskin mi keskin. Civardaki küçük bir imalathanede yurtdışına satılmak üzere kekik, rezene, biberiye, kişniş, defne paketleniyor, yağı, suyu şişeleniyor. Mevsimlik işçiler, çoluk çocuk çadırlarını kurmuş yol boyunca. Bıkkın yüzlerle bakıyorlar gelip geçene.
Ödemiş yolundan ayrılıp ayva, nar bahçeleri arasından Bademli’ye giriyoruz. Ovada su sıkıntısının en az çekildiği yer burası olsa gerek. Aydın Dağları’ndan gelen çaylar Bademli’nin içinden akıp geçiyor. Çeşitli uzaklıklardaki şırıltılar, asırlık ağaçların tepelerinde ötüşen kuşların cıvıltısına karışıyor. Havzada eski mimari dokusunu koruyan iki merkezden biri Bademli. Diğeri ise Birgi. Hanay biçimi iki katlı evlerde odalar yan yana yapılmış ve bir avluya bakıyor. Avluda bir çardak. Aralık kalmış bir kapıdan sekili oturma düzeni görünüyor. Üstünde minderler sıralanmış. Oturanın rahatça yaslanması için de “tepme” yastıklar konmuş. Ucu kanaviçeli bembeyaz örtülerle kaplanmış hepsi.
Konaklı ya da eski adıyla Adagüme de tıpkı Bademli gibi eski düzenini koruyor. Davut Dede Mahallesi’nde sadece evler değil, daracık taş sokaklar, fırın, çeşme ve dükkan üçlüsünün çevrelediği mahalle meydanları ve iki yüz elli yıllık cami hala nefes alıp veriyor. Bunca tarihi dokunun bu coğrafyaya nereden sindiğini anlamak içinse mutlaka Birgi’ye uzanmak gerekiyor.
Bölgedeki en önemli ilk çağ yerleşimi (Hypaipa) olan Birgi’nin tarihine bakıldığında M.Ö iki bin’de Hititler ve sonra Frigya, Lydia, Pers, Makedonya, Selevkos, Pergamon, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı egemenliğine rastlanıyor. Ancak bunların içinde en önemlisi on dördüncü yüzyılda Aydınoğulları Beyliği’ne başkentlik yaptığı dönem. Zengin tarihin izleri en çok kent dokusunda gözleniyor Birgi’de. Kıyısında yaşlı fıstık çamlarının sıralandığı derenin iki yanında yer alan mahallelerin hemen tamamı bugün koruma altında. Sokaklardan yüksek duvarlarla ayrılan dış sofalı, kafesli, çıkmalı ve geniş kapılı evler Osmanlı-Türk mimari üslubunun en tipik örnekleri. Birgililer evlerinin kıymetinin farkındalar elbet ama çoğunun gönlü Ödemiş’teki yeni apartmanlarda. Eski evin zahmetinden bıkmışlar artık. “Devlet ‘korunmalı’ deyip çıkıyor içinden. Ama külfeti bize yıkıyor” diyorlar. Öyle ya, bu evlerde yaşanacaksa bakım onarım gerek, bunun için mimar bulmak, rölöve hazırlatmak, en azından dört-beş milyar ödemek, aslına uygun restorasyon için de işinin ehli usta ve malzeme bulmak, sonra bir o kadar para da ona ödemek gerek..etti mi on-on beş milyar. Tarım işçiliğiyle geçinen insan için ne büyük para! Çaresizliğin bedelini yine evler ödüyor. Bir gün birinin duvarı, başka bir gün diğerinin çatısı ya da ahşap kolonları, pencereleri çürüyüp dökülüyor. Birileri koruduğunu zannededursun!
Gelenleri önce kokusuyla karşılayan fıstık çamlarının arasından mavi-kırmızı mozaikli minaresiyle göğe uzanan Birgi Ulu Cami’de sala başlayınca anlıyoruz bugün cuma olduğunu. Günlerdir ırmağın kaynağına giden yoldayız. Hiç uzak değil aslında, birkaç saat ilerde, buradaki tüm uzaklıklar gibi. Ama yolda bu kadar çok durup bakılacak hatta bir ömür oturup kalınacak durak varken mi?
Birgi’nin eteklerine yaslandığı Bozdağ’ın zenginliği yalnız yamaçlarındaki tarih hazinesiyle kalsa iyi, tepelerini kaplayan ormanlarda her ağaç ayrı tarih, ayrı hazine. Yüzlerce yıllık ceviz, çınar ve kestane ormanlarında, zamanın bir yerinde öylece kuruyup kalmış anıt ağaçlara da rastlıyoruz. Onlar varlığını Tahtacılar’a borçlu. Yani bölgede yaşayan Alevi-Bektaşi ormancı Türkmenler. İşleri ağaç kesmek Tahtacıların. Ama inançları yaşlı ağaçları kesmemelerini emrediyor. Bir nevi yatır ya da evliya gibi görüyorlar ulu ağaçları. Ne kesiyor, ne dallarını buduyor, ne de yere düşen dallarını topluyorlar.
Havzanın doğusuna ilerledikçe coğrafi yapı belirgin biçimde değişiyor. Bozdağlar ve Aydın Dağları birbiriyle buluşmaya, dar geçitler ve küçük vadiler oluşturmaya başlıyor. Bozdağ iki bin yüz elli dokuz metrelik zirvesiyle havzanın en yüksek noktasını işaretlerken diğer tepelerin bazılarında tarihi kaleler ve gözetleme kuleleri görülüyor. Stratejik öneme sahip tepeler bunlar, o yüzden de ulaşımı olanaksız denecek ölçüde güç. Bölgede yerleşimin ilk kez başladığı Helenistik çağdan itibaren, coğrafi yapının savunma ihtiyacını da beraberinde getirmesi sonucu yapılan bu kalelerin sayısı yirmi beşi buluyor. Bizans döneminde Sasani, Arap ve Türk saldırılarına karşı yeniden kullanıma girmiş hatta kalekent haline getirilmişler. Kiraz da bu kalekent yerleşimlerinden biri.
Kiraz’ın Çatak Köyü, ırmağın kaynağına giden yol üzerindeki son yerleşim. Nüfusun çoğunluğunu, diğer pek çok dağ köyünde gördüğümüz yerleşik Yörükler oluşturuyor. İnanılır gibi değil ama Küçük Menderes’in susuzluğu neredeyse kaynağına en yakın noktalara kadar sinmiş. Suyu göreli topu topu yarım saat olmuşken yol birden bitiyor. Suyun sesi gürleşti, serinlik arttı. Yeşillik de. Ceviz, çınar ve asmaların birbirine kenetlenip kördüğüm olduğu karanlığın içinden kaynak göründü. Daha doğrusu ırmağın, Bozdağlar’ın doğusunda bin beş yüz metredeki Karakoyun Yaylası’nda doğduktan hemen sonra üç yüz metre aşağıya döküldüğü yer burası. Buradan sonra Çatak, Sulu, Sırımlı ve Ulu dereleriyle birleşiyor ve Küçük Menderes adıyla akmaya devam ediyor. Havzadaki bütün sular gibi Menderes’in de suyu tatlı. Irmak, pas rengi kayaların üzerinden atlayarak akarken her derinlikten farklı bir ses getiriyor. Bir ara Bakkhaları bile duyar gibi oluyoruz. Şarap da içmedik oysa…Başka suların dimağdaki etkisi olmalı.
Günlerdir aradığımız bu sesi hiç unutmamacasına dinleyebilmek için en uzun molamızı veriyoruz. Su, kendi gibi berrak, tertemiz bir yol açıyor içimizde. Hafızadaki görüntülerin, kulakta kalmış tüm seslerin üzerinden geçip yepyeni bir başlangıca çıkarmak ister gibi…
Kadınlar, üstlerinde ceylan postundan giysiler, başlarında sarmaşıktan taçlarla çıktılar dağlara. Kalabalıktılar. Sert, haşin, heyecanlı, şiddet yüklü ve homurdanan, etli canlı Lydia (bu halledildi)kadınlarıydılar. Kutsal bildikleri karanlıkta meşalelerle yol açıyorlardı kendilerine. Horon kolları kurdular önce. Asma yaprağıyla bağlanmış rezene dallarından asalar vardı ellerinde. Zillerin ve büyük davulların sesi, kadınları önce derinden sarıyor, sonra daha, daha da yükselerek yeri göğü kaplıyor, topluca yapılan dansın ritmiyle kendilerinden geçiyorlardı. Davullar heyecanlı çırpınmalarına eşlik ederken onlar parçaladıkları boğaları çiğ çiğ yiyor, böylece, hayvan kılığında dolaştığına inandıkları tanrılarını “içlerine” alıyorlardı. Onlara Bakkhalar deniyordu.
Bakkhaların doğa tanrısı Dionysos onuruna Tmolos’da (Bozdağ) düzenlediği bolluk ayinleri Eski Yunan ve Roma dünyasının en coşkulu törenleriydi. Asma kütüğünü Anadolu’ya getirdiğine inanılan Dionysos özellikle şarap ve coşkunluk tanrısı olarak kabul edilirdi. Dionysos’un (halledildi)vatanı Lydia yani Küçük Menderes Havzası’ydı.
Mitoloji kaynaklarına göre “Dionysos’un simgelediği asıl büyük kuvvet doğanın kendisi değil, insanla doğa arasındaki ilişkiydi, yani insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü güç. Doğa sırlarına ve gücüne ererek tanrılaşmak ise, insanın ulaşmayı en çok özlediği aşama. Dionysos bu amaca ulaşan yolun şarap ve sarhoşluktan geçtiğini söyler. Asma kütüğünün yeryüzüne yayılması, uygarlığın buğdaydan sonraki aşamasını başlatır ve insanlığın gelişim evresinde tarımın gerçekleştiremediği bir çığır açılır. İnsan ancak şarabı elde ettikten sonra bilinçüstü ve bilinçaltını keşfeder, yaratıcılığın kökeninde bulunan değişim yapma gücüne kavuşur.”
Yunan dilindeki “Mainomai” ve “enthousiasmos” kavramları “tanrıya erme, tanrıya karışma ve tanrılaşma yetisine sahip kişi” anlamına geliyor. Bu -enthousiastism- coşku, insanı doğayla birleştiren, ona cenneti yeryüzünde yaratan bir mutluluktur. Asıl akıl yolu da bu mutluluğa erişmenin çarelerini bulmaktır.
Dionysos dininin mistik akımlar ve tarikatler üzerindeki etkisine Anadolu’dan en tipik örnek Bektaşiliktir. (Azra Erhat / Mitoloji Sözlüğü)
Küçük Menderes’in Ege Denizi’ne döküldüğü Pamucak sahilinden geriye doğru uzanan geniş deltada yaygın olarak görülen manguta bitkisiydi bizi tarihin çok eski dönemlerine alıp götüren. Dionysos şenliklerinde Bakkhaların ellerindeki meşalelerin mangutadan yapıldığı söylenir. İçin için yanarak saatlerce ışık kaynağı olurmuş manguta. Şenlikler artık kalmamış ne gam, o her bahar aynı coşkuyla açıyor, sarı çiçekleriyle deltayı bulut gibi kaplıyor. Sonbahara doğru rengini kaybedip kurusa da yok olmuyor ve bir sonraki bahara dek ayakta kalıyor.
Euripides’in Bakkhalar tragedyasının açılışında Dionysos “Lydia’nın altın ovaları”ndan geldiğini söyler. Homeros destanlarında da Asia adıyla anılan Küçük Menderes Ovası’dır kastettiği yer. İzmir il sınırının en güneyinde uzanan Küçük Menderes Ovası, Bozdağlar ile Aydın Dağları’nın doğu-batı yönünde çevrelediği havzada, Küçük Menderes (Kaystros) Irmağı’nın suladığı topraklarda yer alıyor.
Kavurucu yaz güneşinin Ege’de hükmünü kaybetmeye başladığı Eylül günlerinde Lydia’nın altın ovalarını sağımıza ve solumuza alarak sonsuza dek tükenmeyeceğine inanmak istediğimiz bir bolluk ve bereketin içinden geçiyoruz. Bu mevsimde ovanın üzerinden pus hiç kalkmıyor. Kestane, ceviz, meşe ve çam ormanlarıyla kaplı dağlar pusun altında gri-yeşil uzanıp gidiyor.
Yaz aylarında Küçük Menderes’i görebilmek için ya kaynağına çıkmak ya da deltasına bakmak gerek. Derin kavisler oluşturarak 175 (bütün rakamlar yazıya dönüştü) kilometre boyunca akan ırmağın bu iki nokta dışında kalan bölümünde kupkuru yatağıyla karşılaşıyoruz sık sık. Gözlerimiz ırmağı boşuna arıyor. Her seferinde şaşırarak, “bu kez” diyoruz, suyu bulmayı umarak. Nafile. Üstelik kuruyan sadece Menderes değil. Havzadaki yüzey suları da derinlere çekilmiş. Eskiden 5-10 metreden su çıkaran çiftçiler artezyen için artık 80-100 metreye inmek zorunda kaldıklarını söylüyorlar. Su kaynakları azalsa, toprağın verimliliği düşse de ova kolay kolay tükenecek gibi değil. Bereket buralarda yemyeşil tarlalara, bağlara, bahçelere bürünüp zeytin, pamuk, tütün, incir, üzüm, domates, biber, patates, elma, şeftali ve başka bin türlü suret olarak görünüyor. “Bu ova varken dünyada kıtlık mı olurmuş?” dedirten sonsuzluğuyla önce gözünü doyuruyor insanoğlunun, sonra da karnını. Tarihte olduğu gibi bugün de havzanın tek geçim kaynağı tarım. Yılda üç mahsul alınabiliyor Küçük Menderes Ovası’ndan. Hayatın takvimini bağ bahçenin ekim-dikimi, tütünün çapası, elma, şeftali, cevizin aşısı, buğdayın harmanı, kestanenin çırpımı belirliyor.
İtfaiye aracının suladığı caddeden yükselen buharın içinden zıplayarak geçiyor, kırmızı elbiseli, saçı kurdeleli bir kız çocuğu. Elinden tuttuğu babasının adımlarına yetişmeye çalışıyor. Bayram yerine gidiyorlar. Tire’de her günkünden farklı bir telaş, bir dirlik-düzen var bugün. Kadınlı erkekli kalabalıklar meydanın çevresine sıralanmış, palmiyelerin gölgesinde yer kapma yarışındalar. Çocukların ellerinde balon, gözlerinde plastik gözlükler. Hoparlörden bir Ege türküsü yükseliyor; “İki keklik bir arada ötüyor, ötme de keklik derdim bana yetiyor”… Pamuk helvacı ve dondurmacı arabalarına dalmışken gözüm, “Misafir misin?” diye soruyor önümdeki kaldırıma tezgah açmış yaşlı oyuncakçı. Cevabı beklemeden devam ediyor “4 Eylül bugün. Çeteciymiş benim dedem. Taşlan, sopaylan kovalamışlar Yunanı. Ben de dört yıl askerlik yaptım…” Havaya sıkılan kurşunların sesine karışıyor son cümlesi. Gözler meydanda. Kurtuluş günü töreni atlıların geçişiyle başlıyor. Tireli Hüseyin’in, Bergamalı Ahmet’in, Aydınlı Bodur Ali’nin yalınayak ölüme gidişlerini anlatan şiirler okunuyor. Eylül, Ege’nin bayramı, bayramın buralarda bir anlamı var. Çünkü hemen her evin duvarında bir “çeteci” dedenin yani savaşa verilmiş en az bir canın soluk fotoğrafı asılı.
Ya bir mola boyu bakmalı Tire’ye, ya her rastladığınla dura konuşa sokaklarına dalmalı, yaşlı ağaçların gölgesine sığınmış tahta sandalyeli kahvelerde soluklanıp sonra her biri ayrı geçmişin özlemini saklayan evlere, akşam serinliğinde sulanmış avlulara konuk olmalı.
Bereketi tezgahlarından taşan pazarı, başı tülbentli akça pakça satıcı kadınları, yüzlerce yıllık hanların yıkık dökük kalıntılarını dükkan bellemiş mesleğin son erbabı yaşlı urgancıyı, saracı, keçeciyi, kalaycı ve yorgancıyı, bayram yerinin arka sokaklarında buluşup mahcup bakışmalarla ilk sevgilerini yaşayan gençleri, başta bugün hala varlığını koruyan Bektaşilik olmak üzere bir zamanlar yetmiş farklı tarikatı barındıran sonsuz hoşgörünün taşına toprağına sindiği sokakları, camileri, medreseleri, hanları, hamamları öylece bırakmalı Tire’de en iyisi.
Havzayı çevreleyen dağların yamaçlarında masal resimleri oluşturan irili ufaklı ilçe, köy, kasaba yerleşimlerinden sadece biri Tire. Sırada Ödemiş, Birgi, Bademli, Ovakent, Kiraz, Bayındır, Beydağ var. Hatta bir de yükseklere çıkıp oradan görmeli ovayı. Aydın Dağları’nın en tepeleri birkaç saat mesafede.
Yol boyunca her virajın ardından, teraslanıp incir ağaçları dikilmiş yamaçlar çıkıyor. Eskiden bu kadar çok değilmiş incirlikler, şimdi şimdi tazesi de kurusu da para ediyor, kurak yazlara bir o dayanıyor diyerek yönelmiş köylüler incirciliğe. Ellerindeki uzun sırıklarla incir toplayan bir karı kocanın ısrarına dayanamayıp iniyoruz bahçelerden birine. “Yemiş dalından yenmelidir” diyerek sepetler dolusu mahsulün yanından geçirip yaşlı bir ağacın dibine götürüyorlar bizi. Hepsi lezzetli ama yaşlı ağaçların meyvesi bir başka. “Dokanmaz hiç korkma..Ye, ye” ısrarının sonu yok. Bahçede genç fidanlar çoğunlukta. Onlara “deli” diyorlar. Deli asma, deli incir, deli ceviz, deli kestane…Henüz aşılanmadıklarından meyve vermezlermiş, verseler de tatsız olurmuş. İnsanın delisini getiriyor akla. Acıdan, yoktan, yoksunluktan geçmemiş, henüz olgunlaşmamış ademoğluna bu yüzden mi “delikanlı” derler ki!
Aydın Dağları’nın tepelerin arasına yayılan onlarca hanenin toplamı Dibekçiler. Bir Yörük köyü. Eylül’ün ilk pazar günü Çal Dede (Mahya Baba!!!) (O ayrı. Daha pek çok şenlik var bu bölgede. Bizim rastgeldiğimiz Çal dede’ydi. ) şenlikleri varmış. “Keşke olaydınız” sitemiyle koyuluyorlar anlatmaya. Öyle eski bir gelenekmiş ki başlangıcını dedeleri bile hatırlamazmış. Bu yıl kırk kilo buğdaydan keşkek dövülüp, on beş davar kesilmiş, otuz kilo pirinçten de pilav pişmiş “sevap için”. Taa Aydın’dan, Foça’dan gelen olurmuş. Hiç yoksa iki bin kişi varmış bu yıl. Hoca eşliğinde topluca yemek duası yapılır, namaz kılınırmış. “Evinde yiyen de var, yiyemeyen de. Orada herkes bir güzel doyar. Herkes mutlaka bir şey getirir. Gücü yettiğince. Onları açık arttırmayla satar bir sonraki yılın parasını hazır ederiz” diye anlatıyor muhtar Süleyman Yaşar. Eğer yapmazlarsa kıtlık olacağına, rızkın bereketinin kaçacağına inanıyorlar. Geleneği yerine getirmenin yani sevabın gönül huzurundan başka aradıkları bir şey yok.
Ödemiş yolunda aniden bastıran yaz yağmuru ovanın renklerini temizleyip ardında nemli bir sıcak bırakarak uzaklaşıyor. Mısır tarlalarının parlak yeşili, domateslerin kızıllığı, pamuğun beyazlığı, patlıcan morları şimdi daha da canlanıyor. Bir de koku esiyor keskin mi keskin. Civardaki küçük bir imalathanede yurtdışına satılmak üzere kekik, rezene, biberiye, kişniş, defne paketleniyor, yağı, suyu şişeleniyor.
Mevsimlik işçiler, çoluk çocuk çadırlarını kurmuş yol boyunca. Bıkkın yüzlerle bakıyorlar gelip geçene.
Ödemiş yolundan ayrılıp ayva, nar bahçeleri arasından Bademli’ye giriyoruz. Ovada su sıkıntısının en az çekildiği yer burası olsa gerek. Aydın Dağları’ndan gelen çaylar Bademli’nin içinden akıp geçiyor. Çeşitli uzaklıklardaki şırıltılar, asırlık ağaçların tepelerinde ötüşen kuşların cıvıltısına karışıyor. Havzada eski mimari dokusunu koruyan iki merkezden biri Bademli. Diğeri ise Birgi. Hanay biçimi iki katlı evlerde odalar yan yana yapılmış ve bir avluya bakıyor. Avluda bir çardak. Aralık kalmış bir kapıdan sekili oturma düzeni görünüyor. Üstünde minderler sıralanmış. Oturanın rahatça yaslanması için de “tepme” yastıklar konmuş. Ucu kanaviçeli bembeyaz örtülerle kaplanmış hepsi.
Konaklı ya da eski adıyla Adagüme de tıpkı Bademli gibi eski düzenini koruyor. Davud Dede Mahallesi’nde sadece evler değil, daracık taş sokaklar, fırın, çeşme ve dükkan üçlüsünün çevrelediği mahalle meydanları ve 250 yıllık cami hala nefes alıp veriyor. Bunca tarihi dokunun bu coğrafyaya nereden sindiğini anlamak içinse mutlaka Birgi’ye uzanmak gerekiyor.
Bölgedeki en önemli ilk çağ yerleşimi (Hypaipa) olan Birgi’nin tarihine bakıldığında İÖ 2000’de Hititler ve sonra Frigya, Lydia, Pers, Makedonya, Selevkos, Pergamon, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı egemenliğine rastlanıyor. Ancak bunların içinde en önemlisi 14.yüzyılda Aydınoğulları Beyliği’ne başkentlik yaptığı dönem. Zengin tarihin izleri en çok kent dokusunda gözleniyor Birgi’de. Kıyısında yaşlı fıstık çamlarının sıralandığı derenin iki yanında yer alan mahallelerin hemen tamamı bugün koruma altında. Sokaklardan yüksek duvarlarla ayrılan dış sofalı, kafesli, çıkmalı ve geniş kapılı evler Osmanlı-Türk mimari üslubunun en tipik örnekleri. Birgililer evlerinin kıymetinin farkındalar elbet ama çoğunun gönlü Ödemiş’teki yeni apartmanlarda. Eski evin zahmetinden bıkmışlar artık. “Devlet ‘korunmalı’ deyip çıkıyor içinden. Ama külfeti bize yıkıyor” diyorlar. Öyle ya, bu evlerde yaşanacaksa bakım onarım gerek, bunun için mimar bulmak, rölöve hazırlatmak, en azından 4-5 milyar ödemek, aslına uygun restorasyon için de işinin ehli usta ve malzeme bulmak, sonra bir o kadar para da ona ödemek gerek… Etti mi 10-15 milyar. Tarım işçiliğiyle geçinen insan için ne büyük para. Çaresizliğin bedelini de yine evler ödüyor. Bir gün birinin duvarı, başka bir gün diğerinin çatısı ya da ahşap kolonları, pencereleri çürüyüp dökülüyor. Birileri koruduğunu zannede dursun!
Gelenleri önce kokusuyla karşılayan fıstık çamlarının arasından mavi-kırmızı çinili minaresiyle göğe uzanan Birgi Ulu Cami’de sala başlayınca anlıyoruz bugün cuma olduğunu. Günlerdir ırmağın kaynağına giden yoldayız. Hiç uzak değil aslında, birkaç saat ilerde, buradaki tüm uzaklıklar gibi. Ama yolda bu kadar çok durup bakılacak hatta bir ömür oturup kalınacak durak varken mi?
Birgi’nin eteklerine yaslandığı Bozdağ’ın zenginliği yalnız yamaçlarındaki tarih hazinesiyle kalsa iyi. Tepelerini kaplayan ormanlarda her ağaç ayrı tarih, ayrı hazine. Yüzlerce yıllık ceviz, çınar ve kestane ormanlarında, zamanın bir yerinde öylece kuruyup kalmış anıt ağaçlara da rastlıyoruz. Onlar varlığını Tahtacılar’a borçlu. Yani bölgede yaşayan Alevi-Bektaşi ormancı Türkmenler. İşleri ağaç kesmek Tahtacıların. Ama inançları yaşlı ağaçları kesmemelerini emrediyor. Bir nevi yatır ya da evliya gibi görüyorlar ulu ağaçları. Ne kesiyor, ne dallarını buduyor, ne de yere düşen dallarını topluyorlar.
Havzanın doğusuna ilerledikçe coğrafi yapı belirgin biçimde değişiyor. Bozdağlar ve Aydın Dağları birbiriyle buluşmaya, dar geçitler ve küçük vadiler oluşturmaya başlıyor. Bozdağ 2 bin 159 metrelik zirvesiyle havzanın en yüksek noktasını işaretlerken diğer tepelerin bazılarında tarihi kaleler ve gözetleme kuleleri görülüyor. Stratejik öneme sahip tepeler bunlar, o yüzden de ulaşımı olanaksız denecek ölçüde güç. Bölgede yerleşimin ilk kez başladığı Helenistik çağdan itibaren, coğrafi yapının savunma ihtiyacını da beraberinde getirmesi sonucu yapılan bu kalelerin sayısı 25’i buluyor. Bizans döneminde Sasani, Arap ve Türk saldırılarına karşı yeniden kullanıma girmiş hatta kale kent haline getirilmişler. Kiraz da bu kale kent yerleşimlerinden biri.
Kiraz’ın Çatak köyü, ırmağın kaynağına giden yol üzerindeki son yerleşim. Nüfusun çoğunluğunu, diğer pek çok dağ köyünde gördüğümüz yerleşik Yörükler oluşturuyor. İnanılır gibi değil ama Küçük Menderes’in susuzluğu neredeyse kaynağına en yakın noktalara kadar sinmiş. Suyu göreli topu topu yarım saat olmuştu ki, yol birden bitti. Suyun sesi gürleşti. Serinlik arttı. Yeşillik de. Ceviz, çınar ve asmaların birbirine kenetlenip kördüğüm olduğu karanlığın içinden kaynak göründü. Daha doğrusu ırmağın, Bozdağlar’ın doğusunda bin beş yüz metredeki Karakoyun Yaylası’nda doğduktan hemen sonra 300 metre aşağıya döküldüğü yer burası. Buradan sonra Çatak, Sulu, Sırımlı ve Ulu dereleriyle birleşiyor ve Küçük Menderes adıyla akmaya devam ediyor. Havzadaki bütün sular gibi Menderes’in suyu da tatlı. Irmak, pas rengi kayaların üzerinden atlayarak akarken her derinlikten farklı bir ses getiriyor. Bir ara Bakkhaları bile duyar gibi oluyoruz. Şarap da içmedik oysa…İçtiğimiz “başka” suların dimağdaki etkisi olmalı.
Günlerdir aradığımız bu sesi hiç unutmamacasına dinleyebilmek için en uzun molamızı veriyoruz. Su, kendi gibi berrak, tertemiz bir yol açıyor içimizde. Hafızadaki görüntülerin, kulakta kalmış tüm seslerin üzerinden geçip yeni bir başlangıca çıkarmak ister gibi…
