Dip köşe aradı o defteri. Oturma odasındaki büfenin gözlerine baktı. Bulamadı. Nihayet, bir çekmeceden çıktı. Sararmış yüzlü, tek ortalı bir ticaret defteri. Sedirin üzerinde bağdaş kurup sayfayı açtı. Kırmızı kuru boya kalemiyle alt alta yazmış;
197 zeytin,
25 fıstık,
16 ceviz,
…ıhlamur, incir, şeftali, hurma, elma, kiraz, dut, erik, armut, mandalina, portakal… Toplam 1085 ağaç. Hanımı takıldı; “Bin yüz yazsan kim bilecekti, gelip de sayan mı oldu?” İçerledi “Tövbe de. Haramdır, günahtır. Değil mi ki devlet istemiş…”
Artvin merkeze bağlı Gümüşhane köyündendi. Adı Fahrettin Yıldırım. Yaşı 65. İstimlakta “iyi” para alanlardan ama yüzü açılmıyordu yine de. Doğrusu bu ya, söylentiler başladığında için için sevinmişti; dünya döndükçe kimsenin beş kuruş vermeyeceği toprakları büyük para edecekti. “Son gürlük” dedikleri bu olsa gerekti. Geçen yaz bütün malının mülkünün dökümünü yapıp devlete bildirmiş, parasını almış, bankaya koymuştu. Son birkaç aydır da ağaçları ne yapacağını, evi ne vakit boşaltacağını düşünmeye başlamış. Hiç hesaba katmadığı iç sızısı işte o zaman gelip çöreklenmiş yüreğine. Baba mülkünün her köşesinden, ömrünün ayrı bir günü görünür olmuş gözüne. Kaç kuşak o evde doğup büyümüştü. Tam, çocuklarına devretmeye hazırlanıyordu
ki … Sustu. Hanımı, elinde bir ikram tabağıyla girdi odaya. Bahçenin eriğinden yaptığı pestille yanında taze ceviz. Bir başka tabakta tadımlık zeytin. Oysa daha, az önce dalından kopardığımız hurmayı yiyememiştik.
Mustafa ve Rafet Karaörs de aynı köyden. Nehre dik uzanan yığma taştan bahçe duvarının üzerinde oturmuş sohbet ediyorlardı rastlaştığımızda. Kardeştiler. Altmışlı yaşların sonlarında, doğdu doğalı hep aynı topraklarda. Çoruh’un ince bir kolu ayırıyor bahçelerini. Dedelerinin yıllar evvel, kayalık arazide o bahçeleri yapmak için verdikleri mücadeleden, dip dipe dikerek nasıl yirmi üç çeşit meyve ağacı yetiştirdiklerinden, yılda üç ürün alınan mucizevi topraklarından bahsediyorlar gururla; “Burası doğunun Adanası’dır. Yılda on ay ürün satarız. Millet krizden kırıldı ya, biz burada hiç anlamadık çok şükür. Gerçi tozdan, ürün eskisi gibi olmadı bu yıl… Hafriyattan mı nedir, anlayamadık”.
Sonra ikiyken dört, dörtken on kişi oluveriyorlar “o konu” açılınca. Gelen geçen her yabancıyı haberci zannedip meraklı gözlerle sarıyorlar çevresini. İstimlak ne zaman? Birim fiyat ne olacak? Kaç mevsim daha buradayız? Yeni yerleşim için arazi verilecek mi? Cevabı bilenlerden olmadığımızı anlayınca gene işlerinin başına dönüyorlar.
Binlerce yıldır akan bir nehir ne taşır? Kıyılarındaki topraklara, deltasındaki ovalara, kendi varlığıyla biçimlenmiş yaşamlara bereket taşır, dirim taşır. İnsanlığın ilk zamanlarından beri yerleşim için seçilmiş en elverişli yurdun kendi kıyıları olduğunu bilir de, geçmişin tanıklığını geleceğe taşır gibi akar. Çoruh ise keder taşıyor şimdilerde. Dile gelmez, akla sığmaz, tarifi güç kederler. Bakmayın kanyon duvarlarını çınlatan gürültüsüne, Çoruh hiç bu kadar dilsizleşmemiş.
Erzurum-Kars platosunun kuzey batısındaki bir kaynaktan doğuyor Çoruh Nehri. Mescit, Yalnızçam ve Doğu Karadeniz Dağları arasında milyonlarca yılda oluşmuş vadisinden akıp Türkiye sınırlarının dışında, Batum’dan Karadeniz’e dökülüyor. Vadisini çevreleyen dağlar pek çok yerde 3 bin metreden yüksek, bu yüzden derin kanyonlar, mucizevi kaya duvarlar tanımlıyor Çoruh Vadisi’nin yapısını. Zirvelerinden dört mevsim kar kalkmayan dağlar, yüzlerce koldan su indiriyor Çoruh’a, sert rüzgarlara set çekip yaşlı ormanlara yaşam alanı sunuyorlar. Çoruh Havzası’ndaki ekolojik sistemin nadirliği, dağ, su ve ormanın milyonlarca yıllık işbirliğinden geliyor.
Çoruh’un yatak uzunluğu 466 kilometre. Hırçın tabiatı “Türkiye’nin en hızlı akan nehri” ünvanını kazandırmış ona. Bahar aylarında akım miktarı, saniyede bin 500 metreküpe ulaşıyor. Yılda ortalama 6 milyar 300 milyon metreküplük akış hacmi demek bu. “En yüksek enerji üretim potansiyeline sahip dördüncü nehrimiz” Çoruh’un, yıllık 10 milyar kilovat saatlik hidroelektrik enerji potansiyeli, altmışlı yıllardan beri enerji yatırımcılarının iştahını kabartıyor.
Elektrik İşleri Etüt İdaresi 60’lı yıllardan beri projeler üretmiş. 1982 yılında “Çoruh Havzası Gelişme Planı” çıkmış ortaya. Plan, Bayburt’tan Gürcistan sınırına kadar uzanan ana kol üzerinde 10 (Laleli, İspir, Güllübağ, Aksu, Arkun, Yusufeli, Artvin, Deriner, Borçka ve Muratlı), yan kollar üzerinde 17 olmak üzere, toplam 27 baraj ve hidroelektrik santralının yapımını öngörüyor. Kimi kaynaklara göre de bu sayı 37. Barajlar, toplam enerji üretiminin yüzde 5’i oranında ülke ekonomisine katkı sağlayacak. Çoruh’un azgın iştahı böylece gemlenirken nehir yatağından yükselen sular bölge coğrafyasının haritasını, ekolojisini ve nehirle biçimlenmiş yerleşik yaşam kültürünü kökünden değiştirecek.
Başka bir söyleyişle de Çoruh Havzası Gelişme Planı; Çoruh nehrinin göller zincirine dönüşmesini, Artvin merkezini ilçe ve köylere, Doğu Anadolu’yu Karadeniz’e bağlayan karayolu ağının ve insan emeğiyle oluşturulmuş sınırlı tarım alanlarının, Yusufeli ilçesi ile pek çok köyün ortadan kalkmasını, yüzlerce ailenin bölgeden göç etmesini, uluslararası öneme sahip 60 kilometrelik bir rafting parkurunun yok olmasını öngörüyor.
Plan, yeryüzünde benzerine az rastlanan bir “miras coğrafya”nın gelecek nesillere devredilemez ve geri döndürülemez biçimde ortadan kalkmasından, gölleşmelerin neden olacağı iklim farklılığının uzun dönemli etkilerinden, hayvan ve bitki türlerinin uğrayacağı değişimlerden, bölgeye has Ortaçağ Gürcü mimarisi örneklerinin yokolması veya ulaşılamaz hale gelmesinden, yeniden yerleşimin yaratacağı fiziki ve sosyal sorunlarından ve daha pek çok sorundan ise bahis açmıyor. Tıpkı, iki yıl önce Orta Fırat, ondan çok daha önce de Aşağı Fırat ve diğer bütün baraj projelerinde olduğu gibi.
Çoruh’ta “tufandan önce” yaşananlara tanıklık etmek için yaptığımız yolculuğun mevsimi sonbahar. Pirinç hasadı başlamış, bütün bahçeler, nehir boyu uzanan tarlalar, ağaçlar henüz yeşil. Ilık sabah güneşi sularda gümüş pırıltılarla çakıp sönerken güz renklerinin eşliğinde, yolumuz, kah sarp duvarlarla çevrili nehir yatağındaki köylere iniyor, kah köknar, ladin, kızılağaç, meşe ormanlarıyla kaplı yükseklere çıkıyor. Çoruh’un uğultusu hep yanıbaşımızda. Umutsuzluğu haykıran sessiz bir uğultu bu.
Çoruh Vadisi’yle yan kolları Tortum, Berta, Oltu çaylarını çevreleyen Karçal, Yalnızçam ve Kaçkar dağlarını, 2 bin 300 metrelere kadar kaplayan yaşlı ormanlar doygun sabah ışığında, yeşilin en koyu tonuna bürünmüş, bu mevsim. Eşine az rastlanan bir ekosisteme sahip bu dağlar, biyolojik çeşitlilik bakımından, Dünya Doğayı Koruma Vakfı tarafından acil korunması gerektiği ilan edilen, Avrupa’daki 100 sıcak noktadan biri. Ama nadirliği sadece bundan değil, aynı zamanda Anadolu’daki kültürel çeşitlilik envanterine katkısıyla da bir o kadar değerli.
İnsanoğlunun Artvin topraklarındaki varlığı çok eski. Tarihi kaynaklar ilk yerleşim izlerini 3 bin 500 yıl öncesine dek götürüyor.
Günümüze en belirgin izler bırakan dönem ise, 9 ve 10. Yüzyıllardaki Gürcü Beyliği. Bu izleri sadece kale, kilise, manastır ve yol ağlarıyla tanımlamak yetmez. Bugün, özellikle Gürcistan sınırına yakın köylerde nüfus varlığını koruyan zengin Gürcü kültürü, Türk ve Laz nüfusla birlikte Artvin’deki yaşam kültürünün temel taşlarından birini oluşturuyor.
Vadideki bitki türlerinin oluşumu ise çok daha eskiye, jeolojik dönemlere uzanıyor. Zeytin mesela; son buzul arası dönemde gelmiş, Çoruh Havzası’na. Dünya ikliminin günümüzdekinden çok farklı ısındığı bu dönem sona erince, vadinin özellikle Yusufeli-Artvin bölümünde oluşan yeni iklim şartları Akdeniz, Kafkasya ve Karadeniz bitki türlerinin birarada yaşamasına imkan vermiş.
Zeytinlik (Sirya), Kalburlu (İşhabil) ve Oruçlu (Orçuk), vadinin en önemli zeytincilik bölgesi olan Erzurum yolu üzerinde, tarihi çok eskilere giden, yanyana üç köy. Gri ve soluk sarının boyadığı devasa bir resmin içindeki tek yeşil leke demek daha doğru. Deriner Barajı su tutmaya başladığında üçü de haritadan silinecek. Asırlık zeytinliklerle kaplı yamaçlara yaslanmış köylere girince, vadinin karakteristik yapısı, yerini Ege görüntülerine bırakıyor. Genellikle zeytincilikle geçinen bu köylerin Artvin’de bile az bilinen özelliğiyse şarapçılığı. Üzümün bölgeye nereden ve ne zaman geldiği, şarap üretimi geleneğinin nasıl başladığını bilen yok. Ama üreten de, kullanan da çok. Hatta herkes. Bir zamanlar 160 hanenin yaşadığı Zeytinlik’te her aile kendi tüketimi kadar şarap yaparmış. Ticarete dönüşmese de mimari geleneği belirleyecek kadar önem kazandığının kanıtları mevcut. Her evin zemin katına bir imalat atölyesi ve şarapların damacana veya fıçılar içinde yıllandırıldığı mahzen yapılmış. Son birkaç yıldır kimse uğraşmaz olmuş, alet edevat çürümeye terk edilmiş.
Dağı taşı inleten gümbürtülerle kayalar patlatılmaya başladıktan sonra hayat değişmiş Zeytinlik’te. Kimse eskisi gibi ekip biçmez olmuş. “Tuhaf işler oluyor” diyor muhtar, “iki senedir gece yarısı sokak lambaları söndürülüyor. Elektrikleri kesiyorlar, uzaktan gören sanır ki burada insan yaşamıyor. Psikolojik baskıdır bu, anlamaz mıyız?” Evini ocağını toplayıp göçenler olmuşsa da kalanlar çoğunlukta. Onların niyeti tepedeki yeni yerleşime çıkmak. Orman alanıdır diye devlet olmaz demiş ama onlara göre olacak. Olmak zorunda. Onlar düzenlerini, geçmişlerini, geleceklerini nasıl feda etmişse devlet de bir şeyler feda edecek, bekledikleri bu. Köylülerden biri geçen yıl bir zeytin fidanı dikmiş oraya, bakalım tutacak mı diye. “Kökten aşılıdır bizim zeytinlerimiz, birinci sınıftır ” diyor heyecanla. İnip çıkıp onu gözlüyor. Fidanın da tutacağı varmış. Toza toprağa aldırmadan yeşillenip durmakta. Ne büyük bir umudu temsil ettiğini bir bilse… “Biz burada oldukça yine kurarız köylerimizi ama kalmıyor insanlar, ona üzülüyorum” diyor muhtar, “yeniden hayat kurmaya uğraşmaktansa parasını alan gidiyor” diye dertleniyor.
Vadide tanık olduğumuz her şey, beş yıl önceki Orta Fırat izlenimlerimizi hatırlatıyor. Sonuçların benzerliği, sürece de yansımalı diye düşünüyoruz ister istemez, ama öyle olmuyor. Kimi köylerde istimlak tamamlanmış, evler boşaltılmış, insanlar gelecek planlarını uygulamaya koymuş bile. Kimi köylerde ise “yapılmaz inşallah” umudunu hala canlı tutacak kadar uzak ihtimal. Gözümüzde bir “son” resim canlandırmak için, suların nereye kadar yükseleceğinin işaretlerini arıyoruz, nehir boyunca. Ama o da yok. Hatta bununla pek ilgilenen de yok. İstimlak bedellerindeki adaletsizlik konuşuluyor en çok. Bir de, iş olanağı açar diye ümid ettikleri baraj inşaatlarında yöreden neredeyse kimsenin çalıştırılmamasına öfkeliler. “Su seviyesi işaretlemesi yapılmaması neyi değiştirir ki” diyor, bir kamu görevlisi, “Suların bir metre yükselmesi bile karayolunun ortadan kalkmasına yetiyor. Benim yolum gittikten sonra, suyun kaç santim daha yükseleceğini bilmek pek mi gerek?”
Bizim de günlerdir, döne dolaşa yanıtını aradığımız soru bu. Yapımı Cumhuriyet tarihi boyunca sürmüş, hatta bazı ırak köşelerde hala sürmekte olan karayolu, Çoruh vadisinin tabanında, hep nehir kıyısından gittiğine göre, barajlardan sonra ne olacak? Kentin köyleriyle, yaylalarıyla ve tüm yerleşimlerin birbiriyle ilişkisinin tamamen kopması anlamına geliyor bu. Arazinin dağlık oluşu yeni yol yapımını çok güçleştiriyor ve büyük maliyetler çıkartıyor. Ne kadar mı büyük? Yapımı halen tartışılan Yusufeli Barajı’ndan örnek verirsek; bu projede baraj yapım bedeli 750 milyon dolar olarak belirlenmişken istimlak ve yol yapımı için öngörülen bedel, 2 milyar 300 milyon dolar.
Bütün büyük yatırım bütçelerinin bu tür hasar maliyetlerini içermesi gerektiği kabul edilir ama Artvin’de durum böyle değil. Barajların yapımını, aralarında Türk firmalarının da olduğu çok uluslu konsorsiyumlar üstleniyor. Hükümetin hazine garantisiyle dış kredi temin edilir edilmez, “eldeki” Çevre Etki Değerlendirme raporlarına istinaden temel dinamitleri patlatılmaya başlanıyor. Yani ne bir botanikçi, ne bir arkeolog, ne bir zoolog, ne sosyolog, ne de bir peyzaj mimarının katılımı olmaksızın alelacele hazırlanmış ÇED raporu. Tıpkı yapımı sürmekte olan Deriner, Borçka, Muratlı barajlarında olduğu gibi. Meydana gelecek hasarların ve istimlak bedellerinin nereden, nasıl karşılanacağı konusunda ise ne konsorsiyumlar, ne Devlet Su İşleri, zarar görenlerin yüreğini ferahlatacak herhangi bir öneri getirmiyor, o bedeller bütçelerde görünmüyor. Tüm karar mekanizmalarında “Hele bir barajlar bitsin” gibisinden tuhaf, eyyamcı bir bekleyiş hüküm sürüyor.
Barajlardan sonra geri döndürülemez biçimde yitirilecek olan kültürel değerlerin hiç değilse envanterinin çıkarılarak bilgi ve belgelerin geleceğe devrolmasının sağlanması, “kurtarma” çalışmaları için gerekli zamanın ve kaynakların yaratılması, yerinden oynatılan yaşamlarının insani koşullarda yeniden tesisi gibi sorunlar gündemde dahi değil.
Konuyu “barajlar” özelinden çıkarıp esasen bütün bir ülkenin kalkınma modeli üzerinden yeniden tartışmak gereğini bir yana koysak, Artvin barajlarının yaratacağı bütün yıkımları unutsak, hatta, nehir tipi hidroelektrik santrallerinin ekolojik koruma açısından en uygun tercih olduğunu kabul etsek bile, kendi doğal kaynağıyla üretim yapan Türkiye Cumhuriyeti’nin, elde edilen enerjiden ne kazandığının, ne kaybettiğinin hesabına bir daha dönüp bakmak, dolayısıyla 20 yıl öncesinin verileriyle hazırlanan Çoruh Havzası Gelişme Planı’nı, günün koşullarıyla bir kere daha değerlendirmek gerekmiyor mu?
Hayrettin Çoruh, sokakları taze kesilmiş yaş odun kokan, hızar sesleriyle çocuk sesleri birbirine karışan, kadınları tandır ocağında erişte fırınlayan, bol yokuşlu Oruçlu köyünden. Saçları beyaza kesmiş, çok düşünüp az konuşmaktan sesi derinlere çekilmiş, boylu boslu yakışıklı bir orta yaşlı. Çocuklarını okutup büyük kente yolladıktan sonra kendi hep köyde kalmış, ecdad malına sahip çıkmak için. Dedeleri reismiş. Borçka’dan toprak çömlek getirir, kıyı kıyı dolaşarak köylünün mahsulüyle takas eder sonra da tekneyle Batum’a satmaya götürürlermiş. Daha çok zeytin ve üzüm olurmuş yükleri. “Gidiş hadi kolay, ya akıntıya karşı dönüş?” diye kendi sorup kendi anlatıyor; “Bir reis, dört tayfa iple çekerek getirirlermiş kayığı. Bir kişi de sırıkla kıyıya doğru itermiş. O zamanın adamları öyle. Dağ gibi” diye anlatıyor. 1870’lerde, Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Gümrük Binası olarak yapılmış, damojna dedikleri ahşap konağı gezdirirken ninesinden dinledikleri geliyor aklına. “Ruslar geldiğinde soba kurmuş. Köylü ilk o zaman görmüş sobayı. Mesela domatesi yeşilken yermiş bizimkiler, kızarınca çürüdü diye atılırmış. Kırmızı domates yemeyi de Ruslar’dan öğrenmişler, ninem öyle anlatırdı. Bu binada yaşayan Gümrük Müdürü Natali’nin iki kızı varmış, Maria ve Nataşa. Batum’da tıp okur, yazın geldiklerinde Çoruh’ta yüzerlermiş. Uygar insanlarmış Ruslar, hiç zulüm yapmamışlar, tek bir kadına kıza göz koymamışlar.”
Çok el değiştirmiş, uzun zamandır hiç bakım görmemiş, şarap küpleri, ladin ağacından şarap teknesi çocuklara oyuncak olmuş Gümrük Binası’nın. Gün gördüğü, duvarlarda hala asılı duran soluk fotoğraflardan belli. Kültür Bakanlığı, “rölövesinin çıkarılması”nı yeterli görmüş, “korunacaklar” listesine alırken. Ahşap konağın her köşesine sinen, hala soluk alıp veren yaşanmışlığın nasıl belgeleneceği ise belirsiz. Hatta, Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 26.10.2001 tarihli raporunun altındaki imzalara bakılacak olursa, “gereksiz”. Tıpkı 10. yüzyıl yapımı Ferhatlı Kalesi, 16. yüzyıl yapımı üç kemerli, kesme taştan Berta ve Soğanlı köprüsü, Selçuklu kümbetleri, 1856 yapımı Zeytinlik Merkez Camii, yüzyıllık Oruçlu Camii, köylerdeki yerel mimari örneği ahşap evler, evlerin içindeki yaşantılar, dağa taşa biçim veren ustalıklar gibi, her şey ve herkes gibi Gümrük Binası da suların altında kalacağı günü bekliyor.
Değil hikayeler, sadece bir soy ismi bile çok şey anlatır kimi zaman, insan-doğa birlikteliğine dair; Hayrettin Çoruh’unki gibi… Kimi zaman da Fahrettin Yıldırım’ın sözü gibi, bir kısacık cümle dile getirebilir, vatandaş-sistem ilişkisini; “Değil mi ki devlet istemiş…” O halde esirgemek, karşı durmak olmaz. Millet menfaatine değil mi o baraj, herkes gibi o da koyup göçecek 35 senedir ekip biçtiği, dedelerinden emanet bağını bahçesini, evini, yurdunu. Ya, onun oğlu? İstimlak parasıyla yeni bir hayat kuracak, Anadolu’nun öbür ucunda. Artvin’in havasına benzermiş Menderes tarafları, öyle duymuş; “Ayağımız ererse buralara da gölü görmeye geliriz artık. Kimbilir ne zaman!” diyor, gülümseyerek. Belki de hiç gelmeyeceğini şimdilik düşünmek istemiyor.
Türkiye’deki baraj projelerin idare merkezi DSİ’nin, Emlak ve Kamulaştırma Dairesi Başkanı’nca, 1994 tarihli bir toplantıda sunulan bildiri diyor ki;
“Yer değişiminin insan sağlığı üzerine olan etkileri ülkemizde henüz bilinmeyen bir konudur. Ancak dünya çapında yapılan araştırmalar sonucu yer değişiminin dizanteri, sıtma, paraziter hastalıklara ve depresyonlara neden olduğu belirlenmiştir. Kesin kanıtlara dayanmamakla birlikte, şehirlerin yeni yerleşim alanlarında daha çok trafik kazasına maruz kalındığı ve yine daha çok iş kazası ile karşılaşıldığı öne sürülmektedir.”
Hayat, belli ki, bir yerlerde yeniden yeşertilecek. Doğduğu değilse de, doyduğu toprağı olacak herkesin yeniden. Ve Artvinliler uzun bir zaman yaşadıklarına bir ad koymaya çalışacak. Sosyalbilimciler ise, “afet” diyor bu hale. Afeti “normal beklenti kalıplarından radikal sapma” diye tanımlıyorlar ve bir köyün yüz senelik yerini değiştirmenin de radikal sapma yani bir afet yarattığını kabul ediyorlar. Telaffuzu ne ülkeyi, ne yöreyi yönetenlerin hoşuna gitmese de, Artvinli’lerin başına gelen tam bunu düşündürüyor. Üstelik deprem, sel, heyelan gibi aniden gelen değil, yirmi yıldır üzerinde çalışılan bir projenin neden olduğu bir afet bu. Ve, “Çoruh Havzası Gelişme Planı” da bütün büyük yatırımlar gibi, tartışmadan muaf “kamusal yararı” nedeniyle dokunulmazlık taşıyor. Tarih, coğrafya, kültür mirası, insan yaşamları gibi kavramlar ise, o ulu yararın yanında “küçük yerel çıkarlar” kabilinden önemsizleşiyor, haklılığını ve gücünü yitiriyor.
Ve her yeni büyük yatırım, yeni afetler yaratmaya devam ediyor.
