cilo
Yayım: Atlas Dergisi, Sayı: 115, Ekim 2002, Sayfa: 38-83.
YAYLAYA KAVUŞMAK: CİLOLAR
Önde rehber Halil, ardında ben bir buçuk saattir Avaspi Vadisi’nde yürüyoruz. Dar tabanı, dik kaya duvarlarıyla Cilolara özgü onlarca vadiden biri. Yolun ardımızda kalan ucunda Mergan Yaylası, karşımızda ise, en yüksek zirve Uludoruk yani Reşko. Sağımız silsilenin ikinci en yüksek dağı Süppa Durek, solumuz kervanlar kapısı Der-i Cafer. Sağdaki tepelere çıkıp şöyle bir ufka doğru bakarsak Berçelan Yaylası da görünürmüş…
İsmi başka, cismi başka bir uzak, bir bilinmez diyar. “Tekinsiz vadiler”, “ufuksuz coğrafya” ya da benzeri hangi belirsizlik sıfatı kullanılırsa kullanılsın bu toprakları anlatır. On beş yıl aradan sonra buralara ayak basan ilk dağcı ve gazeteci ekibi değil yalnız, çok az insandan birkaçıyız.
Reşko’nun buzulundan gelen sular vadi boyunca uzanan iştahlı bir dere olmuş her sesi bastırarak akıyor. Avaspi Deresi bu. Beyaz su anlamına geliyor. İki yanımızdan yükselen çoğu üç bin beş yüz metrenin üzerindeki karlı doruklara bakmak istiyorum uzun uzun. Ama gözüm bastığım yerde olmalı. Dikenli patika geride kaldı, artık taşlıktayız. Bileği burkmanın bedeli ağır olur.
Halil’in sırtında çanta, elinde tüfek. Benim içimde bir ürperti, aklımda sorular. O da farkında. Kimini daha ben sormadan cevaplıyor, kiminde derin derin susuyor. Bunca zaman sonra yeniden başlayan yaylacılığı, omzundaki tüfeği hangi tehlikeye karşı taşıdığını, mayınlı alanları, insana yasak yıllarda bu dağların nelere tanık olduğunu… Her soruya cevap yok buralarda, bunu bir an önce anlamalı, anlayıp aynı onun gibi susmalı. Kuşun ötüşünü, çiçeğin kokusunu bahane edip geçiştiriyor Halil. Dağlar, sular, rüzgar biliyor nasıl olsa her şeyin cevabını. Onların huzurunda bunca kuş, çiçek, börtü böcek şahidimizken ya doğruları konuşmalı, ya da susup başın önünde yürümeli.
Her ne kadar Mergan’daki kampımızı, Avaspi’yi ve en ucundaki Reşko’yu görecek şekilde kursak da, o yüceliğe ‘daha’ yakınlaşmak isteğine gem vurulmuyor. Böylesine ulu dağlar görende önce bu duyguyu uyandırıyor: Dibine varmak. Sanki vereceği bir sır var. Dağcı arkadaşlarımız bu isteği daha da ileriye vardırıp ‘zirvesinde olmak’ niyetinde. Hiçbir aksi ihtimale geçit vermemek için de iki gündür Cafer Kule sivrisinde deneme tırmanışı yapıyorlar. Önceki dağcıların hikayeleri pek moral verici değil, Reşko’nun 4 bin 165 metrelik kaya duvarları ve eteğini kaplayan buzul da pek davetkar sayılmaz.
Halil’in fikri, buzulu aşmaya çalışmaktansa hemen solumuzdaki yamaçtan akan şelaleye tırmanmak. Vadinin gölgeliklerinde soğuktan titreyip yükseldikçe kızgınlaşan güneşten yana yana, buz gibi sulara bata çıka, kim bilir ne vakit öldürülmüş koca bir dağ keçisinin kemiklerinin izini süre süre, eğimi 40 dereceyi bulan yamacın üzerine çıktığımızda 3000 metreyi solumaya başlıyoruz artık. Bu yüksekliği coğrafyacılar, bölgedeki daimi kar sınırı olarak tanımlıyor. Bitki örtüsü çoktan değişti. Çayır çimen istemeye istemeye ezdiğimiz kokulu bahar çiçekleriyle kaplı. Hem de Ağustos’ta. Beybun, süsün, papatya… Kardelen de bolmuş ama ona yetişemedik. “Mayısta görecektin buraları” diyor Halil. İnanırım.
Tam oturmuş soluklanırken biz, gerideki tepelerden biri sesleniyor. Güneşi ve karlı dorukları arkasına alıp bir kayanın üzerinde dikilmiş şalvarlı, ince uzun bir erkek gölgesi. Anlamadığım dilde konuşuyorlar Halil’le. “Çoban Osman. Yanına çağırıyor çay içmeye”… Yeniden tırmanmaya başlıyoruz.
Reşko’dan ve eteğindeki devasa buzul çukurundan gözümü alamıyorum yol boyunca. 20 bin yıl önce oluşmuş buzul, 4 kilometre boyunca uzanıyor. Cilolar’daki 21 vadi buzulundan biri. Son üç yıldır gözle görülür bir küçülme olmuş güya ama buna inanmak güç. Öylesine katı bir kütle. Alt kısımları siyah toz toprakla kaplı, yukarılara doğru renk kızıla dönüyor. Yer yer derin çatlaklarla bölünmüş. Buzulun eteğinde siyaha çalan moren kayalarıyla çevrili küçük, gri ışık yayan bir buzul gölü de var. Buranın Cehennem Çukuru diye anılması güneş almayan loşluğundan ve soğuk ikliminden olsa gerek. Çukurun kuzeyindeki dağın adı da öyle; Soğukdağ ya da Ciyayesıri. Aslında Cilolar’daki tüm dağlar, vadiler aynı tabiatta: Soğuk, sert, zor, mağrur.
Çukurun soğuk görüntüsüne inat yeşillere bürünmüş bir yamaçta, büyük bir sürünün içinden geçiyoruz. Yeni eriyen karların altından fışkırmış taptaze çayır çimenle sarı, mavi, beyaz yayla çiçekleri kuzuların otlağı olmuş. Buz gibi bir pınarın kıyısında buluyoruz Osman’ı. Saatlerdir izlermiş bizi meğer. Reşko’nun buzulunda keşif tırmanışı yapan grubumuzu da fark etmiş. Biz dürbünle bakıp göremezken o çoktan kartal gibi seçmiş.
Üç aydır köyün ortak sürüsünü güdüyormuş burada. Gözlerinin içi gülüyor, insan gördü diye. Ateşi yakıyor saniyede, hop çaydanlık doldurmaya koşuyor, bir yandan ayran yapıyor, kıt Türkçesiyle hiç susmadan konuşuyor. Aylardır biriktirdiği sessizliği, insansızlığı orta yerinden çatlıyor adeta. Evini, çocuklarını özlemiş. “Bi kızım var, görsen şu kadar -elleriyle bir şişe boyu yapıyor- hiç büyümüyor, ama nasıl şirin, bi görsen” diyor. Hanımı tahsilliymiş, ilkokul beşe kadar okumuş, gururla söylüyor. Kendisi hiç okula gitmemiş. Ne okulu, on beş yaşına kadar Hakkari’yi bile görmemiş. Onu bu dağlara savuran nedeni bir an önce açıklamak ister gibi acele acele anlatıyor bunları.
Arada bir sürüye kayıyor gözü, o seslenince hayvanlar daha ileri gidemeyeceklerinin işaretini alıp oldukları yerden geri dönüyorlar. “Herkesin birkaç hayvanı var işte” diyor. Zomalara yani yaylalara yeniden gelebildikleri için mutlu: “Kuzu böyle yeri sever. Havası serin, otlağı yeşil, suyu temiz olacak” diyor. “Biz de başka iş bilmeyiz”.
İki gün sonra Mergan’a indirecekmiş sürüyü. “Kuzu kırkımı var, görün bakın ne şenlik” diyor. Ayda iki yüz milyon lira ödüyormuş köylüler. Alacağı üç aylık birikmiş parayla kışın borçlarını ödeyecek. Sonra ne iş yapacağı yine belirsiz. Yedi çocuğunun dördünü okutma gayretinde. Yine de neşesini hiçbir şey bozmuyor onun. Askerliğini anlatıyor, Foça’daki anfibi birliğinde denizciymiş. “Komutan inanmadı yüzme bilmediğime, Türkçem yok ki derdimi anlatayım. Belimden iple bağlayıp denize bir attılar…abooh öbür dünyaya gittim geldim”. Kahkahası dağlarda çınlıyor. Sonra yine ok gibi fırlıyor yerinden, hiç ağırlığı yokmuşçasına taşların üstünden seke seke dakikada iniyor yamacı. Fotoğrafçı arkadaşımız Ali İhsan’ı görmüş meğer.
Elinde bir demet sarı çiçekle dönüyor, “beybun” diyor bana uzatırken, “cennetin kokusudur”. Yüzü değişmiş biraz, anlatacakları var belli ki. “Çok acılar oldu bu dağlarda” diye başlıyor söze. Kopuk kopuk geliyor gerisi. “Yedi kişiydiler. Üçü ölmüş. Dördü yaralı. Adam nasıl bağırıyordu, nasıl höykürüyor, duysan inanamazsın ki bu ses insandan mı gelir! Burasında -göğüs kafesinin altını gösteriyor- koca bir oyuk, aha bu elim var ya, adamın içine giriyor. Roket mermisi delip geçmiş. Yalvarıyor.. Erzik’ten Hakkari’ye, sırtımda taşıdım”. Susuyor sonra. “Boğazı yarıktı birinin de” diyor. “Yardım edeyim derken askerler beni apoçi sandı.” Zor anlatmış derdini. Kalkıp ateşin yanına gidiyor. “İnsandır, yardım etmeyip n’edecen?” … Soru, aramızdaki boşlukta kalakalıyor. Çetin sınavlar vermişler. Kızıyor savaşı çıkaran herkese; “Arada kaldık bizler. Çoluk çocuk açtı, kimse bunu bilmedi” diyor, “can pazarıydı buralar” diyor.
Araziyi en iyi o tanır diye askerler operasyona da götürmüşler. Bir er kalmış aklında. Ateş altında ayakta dikilip duruyormuş öyle, üzerine kapanıp yere yatırışını hatırlıyor. Silah sesleri hala kulağında. Karşı tepelere bakıyor uzun uzun. Tekin olduğuna pek inanası yok. “Vardır hala birileri” diyor ya, kimi kastettiği belli değil. Konuşmak istemiyor artık, unutmak, bir an önce unutmak istiyor o günleri. “Bu dağlar bizimdir. Burda doğdum, burda ölecem” diye coşuyor yeniden. Konuyu değiştirmek için, oturduğumuz kayanın üzerinde bitmiş mavi otları gösteriyor; “bak bu gayabend”. Sonra “iki günüm kaldı teskere almaya, ikiiii..” diyerek gözden kayboluyor. Gayabendlerin arasından parlayan boş bir mermi kovanına takılıp kalıyor gözüm.
….
Ertesi akşam, alacakaranlıkta çadırın önünde oturmuş bunları tekrar düşünürken korucu Eşko, hızla bayırdan aşağı iniyor. Döndüğünde “Orda bir gölge gördüm. Çocukmuş meğer. Bu karanlıkta koşuyor” diye gülümsüyor, “ne çocuğu” diye üsteleyince biz, “Osman’ın oğlu İbo, babasını özlemiş de, ta aşağı köyden gelmiş, hiç korku yoktur” diyor. İbo 9 yaşında. Köy 18 kilometre aşağıda. Sabahtan çıkmış yola. Babasının yanına varması en az bir saat daha sürecek. Zifiri karanlık vadide gözden kayboldu İbo. Kurdun kuşun cirit attığı Avaspi’de…
Cilolar yüzlerce yıldır göçebe kültürünün en kadim tanığı. Doğu Anadolu’nun yüksek yaylalarında yaşayan insan topluluklarından bahseden ilk yazılı kaynak olan Asur Yazıtları, Van Gölü’nün altında kalan dağlık bölgeyi Hurri yurdu olarak tanımlıyor. Bağımsız beylikler ve çeşitli aşiretler halinde yaşayan ve hayvancılıkla geçinen Hurriler, Anadolu’nun en eski halklarından. Urartular’la akraba oldukları da biliniyor. MÖ 9. yüzyıldan 6. yüzyıl başlarına kadar bölgeye hakim olan Urartu Krallığı da güçlü bir siyasi yapı olarak yüksek yaylalarda varlığını sürdürdü. Tarihçiler, sonraki Pers, Seleukos, Parth, Roma, Sasani ve Müslüman Araplar dönemleriyle Dört Halife, Emevi ve Abbasi dönemlerinde bölgenin ele geçirme amaçlı saldırılara maruz kalmamasını coğrafi koşulların zorlayıcılığına bağlıyor.
Cilolar’da göçebelik, insanlık tarihi kadar eski. Hayvancılık, yaylacılık, rençberlik en eski zamanlardan beri var. Kıl çadırlı zomalar ve iki, üç bin başlık sürüler bu dağların mütemmim cüzü. Yüzölçümünün sadece yüzde onu plato olan bu dağlık coğrafyada hayvancılıktan başka ne iş tutulabilir ki? Zoma kültürü bu coğrafyanın kültürü demek. Peynirinden yününe, çadırından kilimine.
Son iki yıldır yeniden hayat buluyor Ciloların yaylaları. Devletten izin çıkınca Jirkiler zomalarına tekrar gelmeye başlamış. Bazı bölgeler hala yasaklı. Kampımızı kurduğumuz Mergan da onlardan biri. Yarım saat aşağıdaki bir düzlüğe yerleşmişler, ama hayvanların kışlık otu yine Mergan’dan toplanıyor. On gün boyunca gece gündüz tanık olduğumuz yoğun bir faaliyetti bu. Yaylanın erkekleri yamaçlardan balyaladıkları otları tahta kızakların üzerinde kol kuvvetiyle düze indiriyorlar. Sonrası patozun işi.
Zomada işi asıl zor olan kadınlar. Her ailede 7-8 çocuk var annesinin eteğinde. Onların bakımı, çadırın günlük işleri bir yana hayvanların sağımı, yoğurt, tereyağ, otlu peynir yapımı da yine kadınların işi. Özellikle orta yaşın üzerindeki kadınlar en ağır işçiler. Genç kızlar, taze gelinler hayvan sağımına gönderilmiyor.
Mergan’ın altındaki yaylada, Berçelan’da, Balayı yaylasında kadınlar karşılıyor bizi. 25 yaş ve üzerindekiler ana dili Kürtçeyi biliyor sadece. Çekingenler bu yüzden. Genç kızlar Türkçe de biliyor. Yayla yaşamını konuşuyoruz. Suyun, elektriğin olmamasından başlıyorlar, sonra söz hemen askerdeki eşlere, nişanlılara geliyor. Onların kaydedip gönderdiği kasetler teybe takılıyor. Kimi şiir okumuş kendi sesiyle, kimi en moda arabesk şarkılara sığınmış hasretini dile getirmek için, sevdiği niyet tutup dinlesin diye. Türkülü oyunlu gece eğlencelerine davet ediyorlar, ellerindeki dantel işlerini, çeyizlerini tanıtıyorlar. Diğer kadınlar önce uzak durup sonra kaynaşıyor. Dertleri daha başka; süt sağmaktan patlamış parmaklarını gösterip ilaç soruyorlar, o da olmazsa zeytinyağı. Yanımızda işe yarayacak ne ilaç varsa bırakıyoruz.
Çoban Osman’ın bahsettiği ‘Kuzu Kırkımı’ yani ‘Berğbır’ Cilolarda en önemli sosyal gelenek.. Yaylacılık kadar eski bir şenlikle kutlanıyor. Temmuzun ikinci yarısı yapılıyor ve iki gün sürüyor. İlk gün hayvanlar yıkanıyor, ikinci gün kırkılıyor.
Mergan’da ilk gün öğleye yakın saatlerde sürüler, hayvan sahipleri, tüccarlar toplanmaya başlıyor. Avaspi Deresi’nin uygun bir yeri taşlarla çevrilerek hayvanların yıkanacağı havuz hazırlanıyor. Suyun soğukluğu, hayvanları zapdetmenin güçlüğü ancak delikanlıların başedebileceği türden. Dişi beyaz kuzuların ve oğlakların yıkanması öncelikli. Kimi kucaklanarak, kimi boynuzlarından sürüyerek getirilip havuza atılıyor. Evire çevire, postu iyice ovuşturularak yıkanan hayvanlar uyuşmuş bir halde sudan çıkıyor. İyice kurumalarına vakit kalsın diye öğle sıcağında bitiriliyor bu iş.
Berğbır şenliği bölgedeki küçük kapalı ekonomik düzenin işlemesi için önemli. Tüccarlar hayvan almak için Hakkari, Diyarbakır, Van, Hatay, Suriye’den geliyor. Koçlar ve tekeler damızlık olarak elde tutuluyor, satışa çıkarılan sadece o yılın kuzuları. Dakikalar süren pazarlık tokalaşmalarında uçuşan rakamlar büyük kentlerdeki son el fiyatları bilenler için şaşkınlık verici. Ortalama 30 kiloluk bir kuzu, en fazla 60 milyon liraya alıcı bulabiliyor. Celep, satın aldığı hayvanı iki ay daha besleyip etlendirip satarmış ki, o fiyatın 100-120 milyonun altına inmediğini bilmeyen yok.
O gün Mergan’daki hayvanların büyük bölümü Jirki aşiretinin en kalabalık ailelerinden Adıyamanlar’a aitti. Çevredeki otlaklar ve kamp alanımız da onlarınmış. Ağabey Şakir Adıyaman bizi misafirleri kabul edip kardeşi Eşko’yu on gün boyunca yanımıza korucu olarak koydu. Adıyaman’ın iki,üç yıl sonra hayvancılığın daha da canlanacağına olan inancı tam. 1985’den öncesi gibi 4-5 bin baş sürü yapacaklarını söylüyor. O günler bolluk, sağlık, sıhhat günleriymiş. “Eskiden bu yaylalarda hastalık nedir bilmezdik. Yol boylarına indik, hastalık arttı” diyor.
Kırkımın yapılacağı ikinci gün, yayla dev bir piknik alanına dönüyor. Köylerden, şehirlerden akın var Mergan’a. Herkes en güzel elbisesini giymiş. Genç erkekler Avaspi’nin kıyısında karşılıklı sıra olmuş misafirleri karşılıyor. Herkesin eli sıkılıyor tek tek. Aşiret ağaları ‘bergus’ ya da ‘şel-ü şepik’ dedikleri mahalli kıyafetlerini giymiş. Kadınlar da öyle. ‘Kiras fistan’lara bürünüp en gösterişli altın takılarını, gümüş kemerlerini takmışlar. Ateşler yakılıyor, kazanlar yerleştiriliyor üzerine. Her aile mutlaka bir kuzu kesiyor, kavurması hep birlikte yenecek. Bir yandan da kuzu kırkımı yapılıyor. Yere yatırılıp ayakları bağlanan hayvanların yünü alınıyor, ‘cev’ adı verilen özel makaslarla. Kırkılmazsa, yünün sıcağından et tutmazmış hayvan. Çocuklar kırkım yerinden ayrılmıyor. Oyunla karışık koca bir geleneği devraldıklarını farkında bile değiller. Silah atarken de öyle, halay çekerken de.
Gün boyunca neşe hiç eksik olmadı Mergan’dan. Yemek vakti, yine Adıyaman’ların sofrasındaydık. Yayla kuzusunun tadı damağımızda ama lokma boğazımızda. Zira aklımız Reşkoh’daki ekibimizde. Bugün tırmanışın ikinci günü. Nihayet, saat 11.00 sularında Uğur’un telsizdeki sesi “zirvedeyiz” diyor. Yaylada dürbünler elden ele gezmeye başlıyor. İlkokul resimlerimizdeki çöp adamlar gibi görünüyorlar. Çocuklar ellerini dürbün yapıp görmeye çalışıyor. Kadınların yüzü hem kaygılı, hem hayranlık dolu. Oradan sağlam inileceğinden şüpheli, derin bir “vahh” çekiyorlar manzarayı görür görmez. Ağa herkesten daha uzun bakıyor dürbünden, sonra da bir kese altın çıkarıp atar gibi “helal olsun” diyor. Yaşlılar ilgilenmiyor, gözleri seçmediğinden mi, yoksa kırk yıldır erişilmez diye bildikleri koca ‘Uludoruk’ her geçene yol oldu diye mi, orası bilinmez.
Kimin aklında nasıl yer etmiş olursa olsun, bu tırmanış dağcılık tarihine “en bol tanıklı zirve” olarak geçmeli.
Kırkımın ertesi günü hareket ettiğimiz Berçelan’da ise bir başka geleneksel tören bekliyordu bizi: Koç katımı. Üç aydır ayrı tutulan erkek ve dişiler, kırkımı takip eden gün yeniden bir araya getiriliyor. Yeni yavrular istenen zamanda, istendiği kadar doğsun diye. Evet, istendiği kadar. Yani doğum kontrolü. Bunun en eski yöntemi iğdiş etme. Yaylanın soğukkanlı erkekleri, kerpetene benzer özel bir aletle koçların yumurtalarını buruyor. Erkek çocuklar yine orada. Bir gözleri iğdiş edilen, öteki çiftleşen hayvanlarda. Kıkırdaşıyor, kulaktan kulağa fısıldaşıyorlar. Yine bir geleneği devraldıklarının farkında olmadan.
