Yayım: Atlas Dergisi, Sayı: 86, Mayıs 2000, Sayfa: 58-74
DALAMAN ÇAYI HAVZASI
Mayıs sonu bir kuşluk vakti Antalya otogarından bindiğimiz Tefenni midibüsünde iki şehirli kadındık, gerisi şalvarlı, tülbentli, kavruk tenli oralı kadınlarla yanlarındaki erkekleri. Konuşmaya, tanışmaya pek hevesli görünmüyor, suskun. Araç yola koyulduktan hemen sonra başı önüne düşmeye başladı. Kılık kıyafeti ne denli aksini söylese de varoluşuna sinen, teninden fışkıran ‘oralı’ kimliğini diğer yolcularla dilsizce paylaşıyordu. Benim zorumla başlayan sohbetin ilk cümlelerinde Antalya’da oturduğu ve Tefenni’ye ailesinin yanına gittiği bilgileri vardı. Gözleri boşluğu tarıyordu konuşurken, ağzının kıyısına yerleştirdiği tebessümü hafif müstehzi. Sormazsam konuşmayacağı belli. Ama o ser verip sır vermez gülüşü deşmek gerek. Hangi enginlerden çıkageldiğini, neyin ve nelerin gayet farkında olduğunu gizliyor gibi susuşu.
İyi ki uğraşmışım konuşturmak için. Hem kendini, hem ailesini, kimbilir kaç asırdır soyuna ve nihayet kendi cismine sinen göçerliği anlatıyordu. Sarıkeçili’lerdendi. Günümüzde develerle göç etmeyi sürdüren ve kapalı toplum özelliklerini koruyan, en son kafilesini 6 yıl evvel Karadağ’ın yaylalarında bıraktığım konar göçerler… Keçi sürülerinin ardı sıra bir deve yükü dünya mülkünü -ya da mülksüzlüğü- dere tepe gezdiren, devletle ilişkileri neredeyse hiç olmamış, nüfus kayıtları bile doğru dürüst tutulmamış, doğanın kanun ve kurallarını kendi sezgileriyle harmanlayıp yüzlerce yıl Toroslar’da özgürce yaşamış, gitgide nüfusları tükenmiş mülksüzler. Yerleşik yaşamayı hayal bile edemeyen çobanın ömründe bir kez gittiği büyük şehri neden sevmediğini anlatırken “yel almıyo..” deyişini hatırlıyorum, bir yandan O’nu dinlerken.
Ailesi iki kuşak evvel göçerliği terkedip Burdur Gölhisar’ın Hisarardı köyüne yerleşmiş ve o da orada doğmuş. Şaşırtıcı olan buraya kadar anlattıkları değil, bin bir güçlük ve yoksullukla geçen ilk ve orta öğrenim sonrası.
Antalya SSK hastanesinde santral memuresiyken halk eğitimin yabancı dil kursuna kaydolup oradan dünyanın tüm denizlerine açılan, ‘kaptan’ ünvanıyla dümen başında 42 ülkeye uzanan akla hayale sığmaz bir yaşam öyküsü. Hülya Bayır, yirmi yıla yakındır muhtemelen ilk ve tek kadın kaptanı ülkesinin. Tanımadığı insanların teknelerinin dümenine geçip bilmediği denizlere yelken açmakla maruf bir ömrün görünürdeki tek işareti de dudağının kıyısındaki o temkinli tebessüm olmalı.
Dalaman Çayı havzasını görmek üzere çıktığımız yolculuğun böyle gerçeküstü bir başlangıcı olacağını kim kestirebilirdi ki? Hala düşünüyorum “düş mü gördüm? “diye. Bu topraklardaki onca hikayeden sadece biri oysa. Koca bir adım öne çıkaran fark ise, içine doğduğu yedi çocuklu yoksul ailenin, tutucu çevrenin yok ediciliğine inat hayatta kalmayı, daha da ötesi evsiz, eşsiz, ocaksızlığı göze alıp -bedeline kimseyi ortak etmeden- kendince bir nehir olup akmayı göze almışlığı.
Tefenni otogarında yolumuz ayrılırken Atlas’tan Hakan Öge’nin Mardek’ine selam yolladı.
…
Köy minibüsü Gölhisar yolunu tuttuğunda, günlerdir dualarla beklenen yağmur da ilk damlalarını savuruyordu. Ege’nin mevsimsiz sıcaklarla kavrulduğu Haziran. Az daha yağmasa ekinler tarlada kalacak. “Allah vere de tadında bıraksa, afata dönmese” diyor şoför silecekleri çalıştırırken. Güneye doğru buğday, haşhaş tarlalarının kıyısı sıra Gölhisar Ovası’nı katediyoruz.
Dalaman Çayı’nın su toplama havzasındaki en büyük ilçe merkezi Gölhisar. Bugünkü ‘üniversiteli’ ilçe kimliğinin ardında dört bin yıllık geçmişe sahip. Batı Toroslar’ın kuzey eteklerinde, iç ve orta Anadolu ile Ege’yi birbirine bağlayan konumuyla tarih boyunca canlı bir siyasi kimliği temsil etmiş. Hitit tabletleri, Telepinus yazıtları, Strabon, Heredot ve İbn-i Batuta’nın düştüğü tarih notları bu bölgenin en eski zamanlarda Arzawa Krallığı olarak bilindiğini gösteriyor. Hititler, Akdeniz ticaret yolunun başını tutan bu halkla beş yüz yıl boyunca savaşmış. (Bu ilişkilerin kanıtı Kırkpınar Yaylası’ndaki kaya kabartmalarında hala duruyor.) MÖ 1200’lerde Frig dönemini ve onu ortadan kaldıran Ege göçlerini, daha sonra MÖ 690’da Lidya hakimiyetini görüyoruz. Bölgenin Kabalia adını aldığı ve ‘yatan aslan’ figürüyle temsil olduğu en güçlü dönem, aynı zamanda Kibyra, Boubon, Balbaura ve Oinonda şehirlerinin kendi arasında birleşerek meydana getirdiği tetrapolislik dönemi. Anadolu’nun, tek meclisle idare edilen bu en eski cumhuriyet yönetiminin merkezi Kiybra, Gölhisar’ın tepelerinde çok geniş bir alanı kaplıyor. MÖ 3. yüz yılda Giritli kolonistlerin kurduğu Kibyra o dönemde Frigya, Likia, Karia ve Pisidia antik yerleşimlerinin ortasında, dört bölgenin kültürünün etkisi altında ama onlardan bağımsız, güçlü bir tarım ekonomisi olan, ‘Dioskouri’ kültünün (Zeus’un çocuklarına inanan) egemen olduğu bir şehir. Tarih boyunca geçirdiği iki büyük depremde yerle bir olmasına rağmen şehrin Romalılar dönemine ait stadion, agora, akropol, nekropol, odeon, bazilika, köprü, hamam gibi yapıları bugün kısmen de olsa hala ayakta.
On birinci yüz yıl başında Moğol akınlarından kaçan Oğuz boylarının Kınalı aşireti yerleşmiş bu topraklara ve günümüzde dahi varlığını sürdüren Türkmen kültürünü getirmiş beraberinde. Selçukluların idaresi altında Rumlarla savaşarak topraklarını genişleten Türkmenler on dördüncü yüz yıl başında Hamitoğlu Beyliği egemenliğine girmiş. Bu dönemde bölgenin kuzeyinde bir başka aşiretin daha varlığı gözleniyor; Horzum. Harzemşahlar’dan olan bu aşiret Gölhisar’ı da içine alan geniş bir bölgeye kendi adını verecek kadar etkin olmuş. Dalaman Çayı, Gölhisar topraklarından hala Horzum Çayı adıyla akıyor. Batıda Menteşe, güneyde Teke, kuzeyde Germiyanoğlu beyliklerinin varlığı bölgenin kültür ve nüfus yapısını da derinden etkilemiş. Günümüzde, Yukarı Dalaman havzasında yaşayan nüfusun karakter özellikleri ve yaşam kültürü belli ki bu tarihi dokunun mirası. Gündelik yaşamın pek çok ayrıntısı, konuşulan ağız, et ve ot yemeklerini bir arada barındıran beslenme alışkanlıkları, ananeler Ege ve Türkmen kültürünün harmanı.
Antalya, Burdur, Denizli ve Muğla toprakları üzerinden akan Dalaman Çayı’nın coğrafyası ilk bakışta anlaşılabilecek düz bir çizgi değil. Sağa dönmüş soru işaretine benziyor; Katrancık Dağı’nın batısında Altınyayla (Dirmil)- İbecik’ten doğan ana kol kuzeye doğru akıyor. Gölhisar çukuruna geldiğinde doğudan, Kozağaç, Yazır ve Söğüt kaynaklarından çıkıp Çavdır çayı adıyla akmakta olan kolla birleşiyor. Gölhisar Ovası’nın kuzeyinden büyük bir çember çizerek batıya kıvrılıyor Dalaman Çayı ve Gölgeli Dağları’nın doğu yamaçlarından güneye inerek Sarıgerme sahilinden Akdeniz’e dökülüyor.
Bu kupkuru harita bilgisi Gölhisar’daki Koçaş Dağı’nın sedir ormanıyla kaplı zirve yolunun bittiği noktadan bakınca başdöndürücü bir manzaraya dönüşüyor. Çayın kaynaklarının gizlendiği dağ yükseltileri, akış yolu üzerindeki baraj gölleri ve parçalı bohça görünümünde parsellenmiş ovalar…. Tam daire dönerek bakıldığında Dalaman Çayı’nın 3500 kilometrekarelik su toplama havzasının tümü çıplak gözle görülebiliyor.
Gölhisar Gölü, yedi kilometrekarelik yüzölçümüyle Yukarı Dalaman Havzası’ndaki tek doğal göl. Çevresindeki alan sulak, verimli. İki yıl evvel yapılan sulama kanalları ağ halinde tarlaları dolaşıyor. Gölün ilçe merkezinden uzak konumu, sazlıkları ve kıyısındaki Kargalı, Yamadı, Uylupınar, Hisarardı köyleri zamana söz geçirebilmiş bir sükuneti resmediyor. Köylerdeki eski ahşap evlerin pek azı değişime uğramış. Her evin önünde yarı açık oturma bölümü var; adı köşk. Bir ucunda da küçük bir çıkıntı var, üstü açık cumba gibi. İki kişilik oturma köşesi. Çocuk görüyoruz birkaç evin önünde. Anadolu’da artık sık rastlanmıyor çoluklu çocuklu köylere, o nedenle şaşırtıcı gelmiş olmalı; evi ev, köyü köy yapan dirimin kaynağı olduklarına şüphe yok. Sonradan, göç sorununun buralarda pek yaşanmaması nedeniyle aile yapısının korunabildiğini öğreniyoruz.
Ağaç, ahşap her evde aynı güzel de, köşklü, güllü, çiçekli bahçesiyle yalnız bir ev ayrı güzel; o da Hisarardılı Mukafet Güngör’ün evi. Sabah güneşi altında güllerinin arasından gülümseyerek el sallıyor. Dünürlerini, damadını, kızını ağırlıyor zaten, kalabalık olmayalım itirazımıza yüz vermeyip buyur ediyor, kabeden getirdiği zemzem suyunu, hurmayı çıkarıyor ikrama. Köşkü çevreleyen tura denilen ahşap sedirin üzerinde yanyana oturma düzeni içinde sohbet tatlı geliyor, anlatılan her şey o kadar içaçıcı olmasa da; yirmi iki yaşında dul kalmış, askerden döner dönmez vurmuşlar beyini. Bir başına, kıt kanaat yetiştirmiş iki çocuğunu. Geçimin bugünkünden çok daha güç olduğu zamanlarmış üstelik. “Yapraklı Barajı’ndan sonra tarlalarımıza su geldi. Ondan evvelinde, akan suyun bir faydası yoktu. Sulama kanalları yapıldıktan sonra bereketlendik” diyor. Kastettiği tarih çok değil, iki yıl öncesi.
Sohbetin dönüp dolaşıp sık sık geldiği yer, ertesi günkü yayla şenlikleri. Kozpınar Yaylası herkesin buluşma yeri olacak anlaşılan.
Kozağaç köyünün içinden geçerek bir ardıç ormanına çıkıyoruz önce. Yayla daha yukarda, 1570 metrede. Şenlik hazırlıkları uzaktan bile seçiliyor. Kozpınar yaylası o gün, bir yıldır beklenen günü yaşıyor. Sadece çevreden değil, Antalya, Burdur, Finike, Söke’den kalkıp gelen neredeyse üç bin kişi Çukuryurt denilen alanda eş, dost, akrabasıyla buluşuyor. Satıcılar, çalgıcılar, her tarafa yayılmış otomobiller, gölgeliklere kurulmuş insanlar… Koyun ve keçiler kesilmiş sağda solda, ateşler yakılmış, yağlı kavurma kokuları, dumanlar yükseliyor. Sıra eğlenceye geldiğinde yöre çalgısı sipsi çıkıyor sahneye ve yayladaki herkesin ortak nağmelerini üflemeye başlıyor; “Gülibik”ten, “yayla dorusu”na, “al yazmam dalda kaldı”dan “yayla yollarında yürüyen gelin”e türküler bağlanıp giderken aslında Yörük havaları Toroslar’ın nağmelerine, Ege türküleri Teke havalarına karışıyor. Çoğu şenlikli türküler. Kadınlar eğlencenin uzaktan izleyicisi. Gençler daha gönüllü, meydanda oynanmakta olan 9/8’lik canlı ritmlere katılıyorlar. Ama ille de teke havalarında herkesin gözü kulağı. Sipsi adeta kimliğini sesleniyor çaldığı her teke havasının ardısıra; Gurbet, kırık hava, zeybek, gelin ağlatması, Ümmü kız, çek deveci, erik dalı, kaba ardıç, kırmızı gül, Dirmil’in çalgısı… Her isim ait olunan ortak kimliğin birer kanıtı.
Sipsici Mehmet Ali Kayabaş, üç arkadaşıyla birlikte o gün hem zevkli, hem yorucu bir görev üstlenmiş. İnsanlar doymuyor onları dinlemeye, onlar da hiç usanmıyor çalmaktan. Kişisel hikayesini bir nefes molasında anlatırken 1975 yılında radyoevi sınavını kazandığını ama o yıl yapılan üç Almancı düğününde iyi para kazanınca gitmekten vazgeçtiğini anlatıyor, şimdi çok pişman olduğunu ekleyerek. Nida Tüfekçi’ye eşlik ettiğini de söylüyor gururla ve hasseten vurguluyor “bu çalgının ana vatanı Dirmil’dir, böyle yazın bunu”. Yirmi santimetre uzunluğunda demirkargı denilen kamıştan yapılıyor sipsi. Sahil kesiminden gelen ince bir kamış. Genellikle ‘sol’ sesinden imal ediliyor ve beşi üstte, bir altta olmak üzere 6 delikli bir gövdesi var. Mi ve re sesleri mevcut değil ancak nefes gücüyle elde ediliyor, keza tek oktavdan sonraki ses hacmi de. Burundan nefes alıp ağız boşluğunda biriktirerek kesintisiz nefesle çalınıyor. Basit gibi görünse de erbabının elinde her havadan çalabilen bir enstrüman sipsi. Tükürükle temas edip şiştikçe yani çalındıkça sesi daha da güzelleşirmiş. O nedenle üstadı yıllanmış sipsisini yanından hiç ayırmıyor, özel muhafazasının içinde, göğüs cebinde taşıyor.
Geleneksel şenliğin mekanı olmasının yanısıra Kozpınar yaylasını daha da özel kılan Dalaman Çayı’nın en mucizevi kaynağının ürediği yer olması. Şenlik alanının üzerindeki bir düzlükde Kırkpınarlar yer alıyor. İsmin nedenini gözle görmek mümkün; küçük bir dağ mı demeli yoksa kaya irisi mi, gelip bütün haşmetiyle bir kaynağın üzerine oturmuş da, gürleyen su hangi delikten fışkıracağını şaşırmış gibi. Bin bir şırıltı iç içe, tek kol olup Kırkpınar Suyu adıyla buradan yola çıkıyor, daha aşağılarda Dalaman Çayı’na karışmak üzere.
Bulunduğumuz tepelerin güneydoğu yönünde tam arkası Dirmil ise, çayın ana kolunun doğduğu bölge ve havzanın en eski yerleşimi aynı zamanda. Trafik tabelalarında ismi Altınyayla olarak düzeltilmiş olsa da, yöre halkı eski ismi kullanmakta ısrarlı. (Hatta bu kullanımın yeniden resmileşmesi yönünde başvuru yaptıklarını da duyduk.) Dirmil adının, Likia’lıların ana yurdu Trimili’ye kadar dayandığını öğrenince ısrarın nedeni daha iyi anlaşılıyor. Yörüklük zamanından kalmış tek tük gündelik yaşam ayrıntısı kilim, çul, çuvalda varlığını sürdüre dursun, demirciler çarşısından yükselen dövme sesi korosu farklı bir şey söylüyor. Birbirinin gürültüsünde boğulmuş yan yana birkaç dükkanda harıl harıl hayvan çanları üretiliyor. İlk bakışta görünmeyen sürüler olmalı bir yerlerde. Dükkan içinde çalışan Mahmut usta usulünce kesilip hafif çukurlaştırılmış demir plakaya kaynak ve renk verme işlemi uyguluyor kor ateşe tutarak. Kıvrılarak çan formunu alıyor demir, sonra suyunu verip kapı önündeki dövme ustasına teslim ediyor. Ustasından öğrendiği zanaatini otuz dört yıldır icra eden Resul Usta el çabukluğuyla örse geçirdiği çanı çekiç darbeleriyle hem biçimlendirip hem akord ediyor. Arada bir kaldırıp boşlukta tınlatıp doğru ses alıp almadığına bakıyor. Farklı ebatlarda, farklı hayvanlar için kullanıldığından sesin de farklı çıkması gerek. Sesi beğendiyse tesfiyeye geçiyor, sonra ‘kafisleme’ dediği kenar vuruşlarını yapıp kendi soyadıyla damgalıyor ‘Güven’ diye. ‘Boğmaç’ denilen süsleme vuruşlarıyla işi tamamlıyor. Ürettiği çanı kenardaki yığının üzerine atarken “bu da bizim zanaatimiz işte” diye gülümseyip ekliyor: “Sürüler eskisi gibi olmasa da hayvan bol hala. Yalnız bu çevreden değil, çok uzak köylerden de çan almaya gelirler”.
Dirmil’den ayrılırken ilçe meydanında, Kibyra’nın simgesi ‘yatan aslan’la selamlaşıyoruz. Yanlış tarlada bitmiş ayrık otu gibi yerleştirildiği kaldırımın üzerinde, nakşedildiği keyif çatma pozuna pek aykırı bir iğretilikte duruyor. Kibyra’nın yıkıntılarının arasına bile oradakinden daha çok yakışacağı kesin. Kahvelerle çevrelenmiş meydanı gölgeleyen asırlık çınarlar ise bu coğrafyanın sıradanlaşmış zenginliklerden. Toroslara özgü ormanlar Gölhisar çevresini en zengin, sağlıklı türleriyle kuşatmış. Karaçam, kızılçam, akçaağaç ve meşe toplulukları gümrah kaplıyor her yanı. Böğrüdelik, Kocayayla, Yusufça yaylası yollarında ve daha yüksek rakımlarda ise, neredeyse tanrısallaşmış yaşlı ardıçlara, kavak adıyla anılan çınarlara ve katran ağacı da denilen otuz, kırk metre yüksekliğe ulaşmış devasa sedirlere rastlamak mümkün. Hem de sıkça. Batı Torosların suyu, yeşili, serinliği bol en güzel yaylaları bu dağlarda sıralandığından olsa gerek ki, yaylacılık hala bir yaşam biçim buralarda.
…
Yönümüzü batıya çevirip Dalaman Çayı’na paralel yine ormanlık bir yoldan Yapraklı baraj gölüne çıkıyoruz. Gölle aynı anda İbecik köyü de görünüyor güzel bir fotoğrafı tamamlamak istercesine. Saatlerce bakılsa bıkkınlık vermeyecek bir manzara. Bu yörede pek de rastlayamadığımız türden bir misafirperverlikle karşılanıyoruz İbecik’te. Örf, adetlerini tanıtmak, kimliklerini sergilemek konusunda yarışa çıkmış gibi her hane.
Evler burada da orijinal mimari özelliklerini korumuş. Yığma ‘küfeki’ taşı ve ahşap kullanılmış; alt katta evlenmemiş çocuğun veya aile büyüğünün yaşamasına ayrılmış bir oda, merdivenle çıkılan üst katta iki oda, ocağın ve mutfağın kurulu olduğu hanay ve önünde yarı açık ‘ayazlık’ bölümü yer alıyor. ‘Düzenağacı’ dedikleri kilim dokuma tezgahı da pek çok evde işler durumda. Göçerlik zamanından kalma ‘eğri su’, ‘topak’, ‘kapkın’, ‘dişleme’ yanışlar yani motifler, yatay şeritlerden oluşan ‘fardı’ desen kullanımda. Tezgahlarda çeyizlik kilim, ekmek mendili, heybe, un çuvalı, sergi çulu da dokunuyor. Üç etekli gelinliğin giyildiği, sipsicilerin çağrıldığı geleneksel Türkmen düğünleri itibarını koruyor, ‘peştemal-dastar-yakalık’tan mürekkep kadın kıyafetleri de, artık giyilmese bile halen kapı arkasında asılı.
Karadeniz’den sonra Türkiye’nin en çok yağış alan ikinci bölgesindeyiz. Geldiğimizden beri her gün öğleden sonra başlayan yağmur, son günümüzde biraz daha şiddetini arttırıyor. Su basmış tarlalar burada alışıldık görüntülerden olmuş. Gireniz yönünde çayın yolunu izleyerek Darıveren ve Gökçebağ’a geldiğimizde yağmurun faturası daha da ağırlaşıyor; haşhaş tarlaları balçık deryasına dönmüş, Dalaman’ın (buradaki adı Gireniz Suyu) suları delirmiş, çamur rengi akıyor. İğde ağaçlarının ıslak kokusuna eşlik eden kuş cıvıltıları o mahşeri görüntüyü biraz olsun yumuşatıyor. Çam ormanlarıyla çevrili Gireniz vadisi iki kasaba ve sekiz köyün ortak adı. Suyun, yeşilin bolluğu aldatmamalı, köy kahvelerinde sohbet iç karartıcı; buralarda geçim iyiden iyiye zorlaşmış. Daha önce, havucuyla ünlü Yusufça’da yok olup giden tarımla ilgili anlatılanların hüznü üzerimizdeyken söz kaldığı yerden burada da sürüyor; “Pancarı, tütünü kısıtladılar. Para edecek şeyi ekemiyoruz artık”. Bu dertlenmenin, yolun daha aşağılarında “ekecek tarla da bulamıyoruz” haline dönüşeceğinin ise henüz farkında değiliz. Verimli tarım için tecrübeli tarım üreticisi de dahil her olanağa sahip bu toprakların üzerine ne planlar yapıldığını, yılda üç ürün alınabilecek alüvyon zengini birinci sınıf tarım topraklarının hangi aklın ürünü tarım politikalarına feda edilip de boş yatırıldığını anlamaya çalışmak nafile.
Yolun devamı Sandıraz bölgesi. Çameli sınırında çayın coğrafyası birden değişiyor. Duvar yüksekliği kimi yerde kırk metreyi bulabilen kapızlara yani derin kanyonlar arasından akmaya devam ediyor Dalaman çayı, kimi yerde değil göze görünmek, sesi dahi duyulmuyor. Narlı köyünden itibaren de, Dalaman topraklarına girip nihayet kendi adıyla anılmaya başlıyor. Narlı, Toroslar’a özgü tipik bir köy. Dağ silsilesinin öbür ucundaki Adana’nın köylerini hatırlatıyor; kayalık-çamlık yamaçlara birbirinden uzakta kurulu evler, pembe zakkumlar, çam kokusu ve kuru sıcağın hakim olduğu bir vadide buluyoruz köyü.
…
Yakınlardaki maden ocağında vardiya henüz bitmiş olmalı, mobiletine atlamış, kan çanağı gözlerle bakan yorgun yüzler geçiyor yanımızdan. Harmancık, krom zengini olan bu bölgenin en eski ocağı. Şantiye amiri başçavuş madenin kapısından girip çıkan vagonlara nezaret ediyor. O da yorgun. 1952’den beri çalışan ocak geçen yıl özelleştirilince mesaisi biraz artmış. İçerden vagonlarla getirilen krom parçalarını gösteriyor; kömüre benzer siyahlıkta ancak yüzeyde nefti yeşil ışıltılar saçan büyüleyici görünümlü bir madde. “Yüksek kalitelidir bu ocağın madeni” diyor gururla. Bazı vagonlar ise, kullanıma uygun olmayan yoz yükle çıkıyor, rayın üzerinde doğruca ilerleyip aşağıda Dalaman çayının akmakta olduğu yardan aşağı bırakıveriyor yükünü.
Harmancık’ın hikayesini, o gece Gürleyik’de konuğu olduğumuz evin sahibi Ali Kurnaz’dan dinlemeye devam ediyoruz. Bu çevrede erkeklerin hemen hepsi ya madende çalışıyor, ya da genç yaşta emekli olmuş. O da yirmi yılını vermiş madene ama hep severek. “Yerin altını üstünden daha iyi bilirim” diyen bir maden aşığı. Diğer Gürleyikliler gibi o da Türkmen. Yerleşik düzene geçtikten sonra yaşadıkları hayat için, “arazi koşulları bir yandan, ailelerin göç yüzünden küçülmesi öbür taraftan, hayvancılık yapılamaz oldu. Bildiğimiz iş oydu. Yapamayınca ne köylü olabildik, ne şehirli” diyor kederli bir tebessümle, ekliyor “ve hep yoksul kaldık”. Sadece bu köyün değil, bütün Toroslar halkının değişmez gerçeğini dile getiriyor aslında. Kısıtlı olanaklarına karşın ne gani gönüllü bir ev sahibi olduğunu söylemeye ise bizim dilimiz yetmiyor.
Gürleyik’ten ayrılırken daracık, toprak köy yolunda peşpeşe gelen minibüslere yol veriyoruz. Rus raftingçileri yakınlardaki parkur başlangıcına taşıyorlar. Türkiye’nin en iyi üç rafting parkurundan biri Gürleyik’de başlıyor ve üç saat kadar sonra Akköprü’de son buluyor. Son yıllarda özellikle yabancıların çokça geldiği anlatılıyor. Ali Kurnaz’ın “biz de anca tozlarını yuttuk” sitemi geliyor aklıma. Bölgeye değil, birkaç küçük girişimciye sağladığı faydayla kalmış. Ama ne yazık ki, bir yıla kalmaz Akköprü barajı tamamlandığında rafting de sona erecek, sevimsiz bir ironi ile baraja adını veren tarihi Akköprü de sular altında kalacak. Tıpkı Çoruh’ta, Fırat Havzası’nda, Bergama ya da Hasankeyf’te olduğu gibi, Akköprü Barajı ‘girilmez’ tabelalı devasa inşaat alanı ve yapımında tekrarlanan hesap hataları sonucu yol açtığı akıl almaz tarım toprağı kaybı, zarar ziyan örnekleriyle çıktı karşımıza. (Bkz: Jeoloji Yüksek Mühendisi Dr. Eşref Atabey’in ilgili makalesi.)
Çay’ın yolculuğu Dalaman Ovası’nda sona eriyor. Toroslar’ın sahil kesimine dek uzanan duvarsı görüntüleri, Ortaca yolu boyunca süregiden nadide sığla ormanının kokulu loş yeşilliği ve tek tük görülmeye başlayan turistik tabelalar, sahil yaklaştıkça sayıları artan tatil siteleri, tıraşlanmış yamaçlarda kurulu “modern kaya mezarları” villalar, yukarda tanık olduğumuz naiv dünyayı her an daha uzağa itiyor. Sarıgerme sahili göründüğünde ise gerçek bir kaosun içinde buluyoruz kendimizi. Sahilin en geniş yerinde yapımı süren devasa bir otel inşaatının şantiyesinde kayboluyoruz. Kıyıya ulaşmak için yaptığımız her manevra başarısız kalıyor. Bariyerlerle kapatılmış alanın ucundaki bir yerleri gösteriyor fotoğrafçı arkadaşım Cüneyt Oğuztüzün; “Dört yıl önce Leyla’yla (İsmier) geldiğimizde oralar kumsaldı, yürümüştük”… Yine yürüyebilmemiz lazım ısrarıyla yol arıyor ama iş makineleri her tarafı kaplamış. İnşaat malzemeleri, yığılı taşlar, tahtalar, naylonlar, usta manevralarla ileri geri gidip gelen dört, sekiz, oniki, onaltı tekerlekliler; rant krallığının alamet-i farikaları. Yarım saat dönüp durduktan sonra açık unutulmuş bir bariyerden hızla geçip kumul ve çalı kaplı bir yola dalıyoruz sonunda. Ve çayı görüyoruz yeniden. Sazlıklarla çevrili yatağında durgun, yemyeşil göz kırpıyor gibi uzaktan uzağa. İnadına sakin, inadına güzel. Kimsesiz Sarıgerme kumsalını almış yanıbaşına onca hengameye nispet yaparcasına kendi aleminde. İnşaat seslerinden eser yok, hatta (bu hangi mucizenin eseriyse) Dalaman havaalanına inip kalkan uçakların sesi de hiç duyulmuyor. Su kavuşumundaki Akdeniz mavisi ile Dalaman Çayı yeşilinin kucaklaşmasına bir gün batımları şahit bir de sazlıkların arasında binbir cıvıltıyla her yaz yeniden üreyen hayatlar.
