gladyator
Yayım: Atlas Dergisi, Sayı: 162, Eylül 2005, Sayfa:114-128
DEMOKRASİNİN ER MEYDANINDA: GLADYATÖRLER
Tarihin kaydettiği en büyük köle isyanını canlandıran Spartakus filminden bir diyalog;
“- Adını öğrenemedim arkadaşım.
– Sen benim arkadaşım değilsin. Senin adını, öykünü bilmek istemiyorum.
– Neden?
– Çünkü seninle bir gün arenada karşılaşıp seni öldürmek zorunda kalabilirim.”
Ölümüne dövüşmek üzere arenaya çıkmayı bekleyen iki gladyatörün bu sözleri ne denli kurmaca olsa da tarihsel bir olgunun acımasız yasasını dile getiriyor.
Trakyalı Spartakus, liderlik ettiği köle isyanıyla tarihin önemli karakterlerinden birisidir. Beş yüz küsur yıllık Roma İmparatorluğu’nu en parlak döneminde yıkılma tehdidiyle yüzyüze getiren isyan MÖ 73 yılında Roma’nın güneyindeki Capua kentinde, dönemin en ünlü gladyatör okulunda başladı ve kısa sürede yüz yirmi bin kölenin örgütlendiği bir güce dönüştü.
Varlığını köle emeği üzerine inşa eden Roma İmparatorluğu için dönüm noktasıdır bu isyan. Günümüze aktarılırken dönüştürücü gücünden çok efsanevi boyutuyla öne çıkarılmıştır. Oysa ‘kölesiz bir dünya’ talebinin kalabalıklar tarafından, hep bir ağızdan ve yüksek sesle, tarihte belki de ilk kez seslendirilişiydi.
Gelişkin bir sınıf bilincinin değilse de, kaba intikam duygusunun bir araya getirdiği Trak, Kelt, Germen kadın, erkek, çoluk çocuk binlerce köle Vezüv Yanardağı’nın eteklerinde üslenerek üç yıl boyunca direnmiş, Pompeius’un ve Julius Caesar’ın ordularını püskürtebilmişlerdi. İstedikleri, ellerinden alınmış özgürlüklerinin geri verilmesiydi, Roma’yı alt etmek ya da ele geçirmek değil. Ne var ki, yenilgiyi hazırlayan nedenler, onları bir araya getiren nedenlerden daha fazlaydı. Sonunda, Roma’nın köleci ‘cumhuriyet’ yönetimine karşı ayaklanmanın bedelini topluca çarmıha gerilerek ödediler.
“… Spartakus, esirlerin oluşturduğu kalabalığın içinde kaybolmuş, pür dikkat o güne dek hiç görmediği bu manzaraya bakıyordu. Sokakları dolduran bu kalabalığa, bu evlere, bu alanlara, bu anıtlara…İşte tüm dünyada hüküm süren bu kent, orduları uzak topraklara felaket ve ölüm götüren Roma, yaydığı korku ve kin duygularına aldırış etmeden tüm halkları köleleştiriyordu. Bir kent nasıl oluyordu da bütün ulusları yasalarına boyun eğdirebiliyor, öfkesi karşısında tir tir titretebiliyordu! Castor ve Pollux tapınaklarının önünden Forum’a giden yolda ilerlerken sütunlu girişleri ve kaldırımları dolduran, her yandan taşan müthiş kalabalığa bakıyordu Spartakus ve yüzlerde bu gücün sırrını okumaya çalışıyor ama çözemiyordu.” (Marcel Ollivier, ‘Spartakus’, S.33)
Spartakus’un yaşam öyküsünün yarı gerçek, yarı kurgusal unsurlar barındırdığına kuşku yok. Ancak, yayılmacı imparatorlukların köleleştirme siyasetinin bireyin bakış açısına indirgendiği yukarıdaki satırların binlerce yıldır değişmeyen insan duygularını ve yanıtlanmamış soruları dile getirdiği de bir gerçek.
Kimi Anadolu’dan, kimi Suriye’den, kimi Filistin’den, kimi İonia’dan geliyordu, Atina’daki ünlü köle pazarına. Samnitler, Makedonlar, Kartacalılar, Libyalılar, Traklar ve daha pek çok iyi savaşçı olarak bilinen halk, önünde sonunda Roma’ya yenik düşmüştü. Beyaz tenli Galyalılar, Afrika çöllerinin zencileri, her ırktan insan günün birinde yeniden vatanlarına döneceği umudunu tümüyle yitirmiş, Romalı köle tüccarlarının malı olmuş, köle pazarlarında alınıp satılmışlardı.
Spartakus gibi güçlü kuvvetli kölelerin özel alıcıları vardı. Gladyatör yetiştiricileri onlar için büyük paralar öderdi. Eğitilmek üzere getirildikleri gladyatör okullarında (ludus) Roma toplumunun dışladığı, aşağıladığı, çeşitli suçlardan hüküm giymiş, vatandaşlık haklarından mahrum edilmiş profesyonel dövüşçülerle bir araya geliyor ve böylece aynı sınıfın üyesi oluyorlardı. Arenadan her defasında sağ çıkmayı başarabilirlerse toplumun gözünde kahramanlaşıyor, gerek kadınlar, gerekse erkekler için birer merak ve hayranlık nesnesi haline geliyorlardı. Hatta günün birinde emeklilik hakkı bile kazanabiliyorlardı.
Roma hukuk sisteminin ceza yöntemlerinden birinin sonucu olarak kendini gladyatör okulunda bulan hükümlüler de vardı. Yargıç bir suçlu için ‘kılıca’ (ad gladium), ‘vahşi hayvanlarla dövüşe’ (ad bestias) ya da ‘gladyatör okuluna’ (ad ludos) kararı verebiliyordu. İlk ikisi kesin ölüm demekken gladyatör okulu, kişinin kendi gücü ve becerisi oranında ‘bir şans daha’ anlamına geliyordu. Bu hükümlüler tüm dövüşlerde hayatta kalmak koşuluyla üç yılın sonunda arenadan çekilme hakkını elde edebiliyordu.
Gladyatör okullarının kapısı özgür doğmuş Romalılar’a da açıktı, ancak bunun ağır bir bedeli vardı: Gladyatör, sadece kölelere verilen türden en ağır cezaları göze aldığına dair and içecek, ‘onursuzlar ve suçlular’ sınıfına katıldığını kabul edecekti. Böylece, artık para karşılığında dövüşecek, ölerek ya da öldürerek tribünler dolusu Romalı’nın ölümle yüzleşme duygusunu tatmin ederken efendisine de (lanista) büyük paralar kazandıracaktır.
Arenayı infaz alanı, tribünlerdeki Romalıları vahşetsever, oyun düzenleyicilerini kan taciri ve dövüşleri kuralsız katliam olarak adlandırmadan önce bilinmesi gerekenler var. Gladyatör dövüşleri kendine özgü gelenekleri, teknik kuralları, yönetici hakemi olan bir spor türü olarak kabul görüyordu. Seyirciler de farklı dövüş tekniklerini en ince ayrıntısına kadar bilir, daha çok haz alacağı ikili karşılaşmaları heyecanla beklerdi. Derby niteliğindeki bu dövüşlerin kuralları daha esnekti. Kimi zaman yenilmiş de olsa iyi dövüşçü, seyircinin isteğiyle arenadan canlı çıkabilirdi (missio). Elbette bir sonraki dövüşte ‘daha güzel’ ölebilmesi için! Suçluların infazını amaçlayan toplu dövüşler için vahşet tanımı biraz daha uygun düşer. Nitekim halkın sevgisini kazanmış profesyonel gladyatörler bu dövüşlerde yer almazdı. Ancak bu sevginin bedeli de kimi zaman imparatorların (Caligula ve Domitianus) nefretine maruz kalmaktı. Hadrianus ve Gallienus tanınmış dövüşçülere halkın istediğini vermeyi reddetmeleriyle tanınan imparatorlardır.
Gladyatör okulları savaşçı Roma ordusu için de önemli bir kaynaktı. Her türlü silahı ustaca kullanabilme yetisine sahip gladyatörlerin bedenleri de, özel beslenmeleri sonucu, herhangi birinden çok daha dayanıklıydı. Romalı askerler ve kölelerle tanrıları birdi; ışığın, savaşın, adaletin ve inancın simgesi olan Mithras. Efsaneye göre; tanrı Mithras hükmettiği kozmosun sıkıntılarını bitirmek üzere bir boğanın peşine düşer. Sonunda bir mağarada yakalar, hareketsiz hale getirir ve sağ ayağıyla hayvanın böğrüne basarak bıçağını omuz altındaki boşluğa batırır. Bu öldürme biçiminin gladyatör dövüşlerinin finalindeki geleneksel yöntemle benzerlik göstermesi ilginçtir.
Gladyatörler arenadaki ölüm kalım oyununda kendi destanlarını yazmaya mahkum edilirken aynı anda tuhaf bir çelişkiyi de görünür kılıyorlardı; Romalılar aşağılayıp cezalandırdıklarına neden bu denli hayrandı? Kimse adil dövüş merakıyla gelmiyordu bu karşılaşmaları izlemeye. Gladyatörler kimi zaman kendileri gibi uzak ülkelerden, Afrika’dan, Hindistan’dan gemilerle getirilmiş vahşi hayvanlarla dövüşmek zorundaydı (venationes), kimi zaman da, arenadan defalarca sağ çıkmayı başarmış tehlikeli bir rakiple. Ancak, ne denli güçlü ve akıllı dövüşürse dövüşsün, ne denli hayranlık toplamış olursa olsun, tarihçiler gladyatörlerin kişisel öyküleriyle hiç ilgilenmemiştir. Hatta isimleri bile bilinmez.
Gladyatör dövüşlerinin kökeni Roma’dan bin yıl daha eskiye, Etrüskler’deki cenaze törenlerine dayanıyor. Pek çok eski kültürde gözlenen ‘ölü için kan dökme’ olgusunun yanısıra Etrüskler ölümden sonraki yaşam konusunda da derin inançlara sahipti. Geleneksel olarak cenazenin ardından düzenledikleri ve gladyatörlerden biri can verinceye dek süren dövüşlerle ölüye öbür dünyada silahlı bir hizmetkar sunduklarına inanıyorlardı.
Etrüskler’in nereden geldikleri Klasik Çağ tarihçilerinden bu yana tartışılan bir sorudur. (Bazı tarihçiler Lydia kökenli olduklarını öne sürer.) Kuzey İtalya’nın batı kıyılarında birbirinden bağımsız topluluklar halinde yaşamış, yüksek bir uygarlık geliştirmiş oldukları biliniyor. MÖ 300’de bu uygarlığı ortadan kaldıran Romalılar onların kültüründen fazlasıyla etkilendi, tıpkı sonraki yüz yıllarda Helen, Mısır ve doğu kültürlerinden etkilendikleri gibi. Müzik, giyim-kuşam, maden işlemeciliği gibi konularda Etrüsk mirasını bire bir kendi kültürlerine mal ettiler. Gladyatör dövüşleri de bu şekilde Roma kültürüne yerleşip cumhuriyet ve imparatorluk dönemleri boyunca önemini korudu. Hıristiyanlığın yaygınlaşmasıyla birlikte yasaklandı, beşinci yüzyıldan sonra da unutuldu.
Roma tarihinde bilinen en eski gladyatör dövüşü MÖ 264 yılında, Etrüskler’dekine benzer amaçla bir ölünün ardından yapılmış. Ancak dövüşler zamanla dini özelliğini yitirip halk eğlencesine, yönetici sınıf içinse gövde gösterisine dönüşmüştür. Örneğin MÖ 44’de, Julius Caesar döneminde arenadaki gladyatörlerin sayısı üç yüz çifte kadar yükselmiş, imparator Titus döneminde dövüşler yüz gün sürmüş, Traianus’un zafer kutlamalarında ise, beş bin çift gladyatör dövüştürülmüştür.
Bu rakamlar elbette nedensiz değildi. Bir dünya imparatorluğu olan Roma’nın gücü askerlik ve siyaset alanındaki üstünlüğünden geliyordu. Dil, din, bilim ve sanatını hayranlıkla kendine malettiği diğer gelişkin kültürlere karşı en güçlü silahı ordusu ve hükmetme becerisiydi. Gladyatör ve hayvan dövüşlerinin yanısıra deniz savaşlarının canlandırıldığı arena ve amfitiyatrolar, egemenliğin her seferinde yeniden ilan edildiği alanlar olması bakımından önem kazanıyordu. Ancak yine de bu oyunları devletin başlattığını söylemek mümkün değildir. Fethedilen her toprak parçasında teba kılınan halklar, Roma’ya bağlılığın göstergesi olarak gladyatör dövüşleri düzenlemeye başlamış, oyunlar bu şekilde yaygınlaşmıştır. Fakat imparatorluğun doğusunda (Küçük Asya; başkenti Efes), batıdaki kadar itibar görmedi. Özünü sanat ve estetikte bulan hakim Helen kültürünün etkisiyle olsa gerek, dövüşlerin seyirci toplaması daha uzun zaman aldı.
Roma’da geleneksel olarak daha çok benimsenen gösteriler varlıklı kişilerin düzenlediği munera’lar değil, halkın düzenlediği ludi’lerdi. Diğerine göre daha törensel yapıda olup araba yarışları ve tiyatro gösterileri de içeren ludi’ler Roma ile birlikte gelişti. Öyle ki, Roma tarihi boyunca süregiden senato, halk ve ceaser (imparator) arasındaki iktidar çekişmesi arenalarda apaçık ortaya çıkıyordu. Egemenliğin kimde olduğu ve iktidarın nasıl uygulandığı, üç alanda kendini gösteriyordu:
1. Doğal dünya üzerinde sağlanan iktidar,
2. Kanunların uygulanması,
3. Belli bir gladyatörün erdemli bir Romalı olarak kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin karar gücü.
Gladyatörlük ‘ölümüne dövüşebilme hüneri’ne sahip olmak demekti ve o hüner daha geniş anlamda Romalı kimliğini tarif eden bir erdemdi. Bu gerçekliğe, şehir-devletin ‘egemenlik nihai olarak yetişkin erkek yurttaşlarındır’ ilkesi de eklenince arenaların, sürekli savaş ve fetih siyasetiyle yönetilen bir toplumda ne tür toplumsal ve psikolojik gereksinimlere karşılık verdiğini kestirebilmek daha kolaylaşıyor.
Dövüşler, çok sınıflı Roma toplumunda demokrasi geleneğinin nasıl işletildiğinin ip uçlarını sunar. Zaman, servet ve moral yatırımı yapılan gösteriler halkı oyalama amacına asla hizmet etmedi, hatta çoğu zaman imparatorlar için sıkıntı kaynağı oldu. Gladyatörün akıbetine oyunu düzenleyenin ya da imparatorun değil de, sıradan yurttaşların (plebler ) karar verdiği an, aslında yöneten-yönetilen sürtüşmesinin en çok göründüğü andır. Dövüşlerde dökülen kan liderlerin ölümlülüğü karşısında toplumun devamlılığını garanti ediyordu.
Yöneticilerden yeni talepleri olan halk; söz gelişi, yüksek vergilere, savaşa gitmeye karşı çıktığını arenada ‘haykırma’ özgürlüğüne sahipti. Vatandaşın gündemini oluşturan sorunlar ludi ve muneralar aracılığıyla arenanın kapısından kolayca girebiliyor ve yöneticilere duyurulabiliyordu. Buna karşın imparatorlar da halka istediğini verip vermeyeceğini arenadaki karar anlarında gösteriyor, iktidarını kanıtlama fırsatı buluyordu. Bu durumda imparatorların oyunlarla ilgilenmesi de, ilgilenmemesi de sorun demekti. Gözden düşme riskini ortadan kaldırmak ya da halkın baskısından kurtulmak için locadaki yerini alıp ‘iktidarı paylaşma’ya hazır olduğunu göstermek en geçerli yoldu. Halkın ısrarlı isteği karşısında gladyatör dövüşleri düzenlemek zorunda kalan, hatta gladyatör okulu açtıran imparatorlara da rastlanıyor.
Sürekli savaş halindeki Roma ordusunun fetihlerle kazandığı ‘gözden uzak’ başarıları halka anlatmanın, bu zaferlerin kutsanmasını sağlamanın yolu da arenadan geçiyordu. Sıcak öğleden sonra güneşi altında, ölümü topluca onaylayan yere çevrilmiş başparmaklar, arenanın kumlarına karışan kan ve terin ağır kokusu eşliğinde sürüklenerek dışarı çıkarılan cansız bedenler, kalabalıkların hep birlikte paylaştığı en uç noktadaki doyum ve haz… Hiç şüphesiz ki bütün bunlar ‘imparator kültü’ne tapan bir halk için ibadetle eş anlamlı bir tatmin değeri de taşır.
Bundan on yıl önce antik Efes stadyumunun yanında, Damianus Stoası’nın sağında ve solunda yüz yirmiden fazla mezar bulundu. 2. ve 3. yüz yılda kullanıldığı anlaşılan bu gladyatör mezarlığı onların öyküsünün hüzünlü bir kanıtıydı. Buluntuların çoğu genç bedenleri işaret ediyordu. Ağır antrenman sonucu fazlasıyla gelişmiş hatta deforme olmuş kemikler, defalarca yara almış ve iyileştirilmiş kollar, bacaklar, kafatasları, ölüm darbesini nereden aldığını gösteren iskelet parçaları, gladyatörün eşi ya da arkadaşlarınca yaptırılmış sahne adı ve rölyefini resmeden mezar taşları… Olasılıkla çocuklarına bırakabildikleri miras ‘tanrısal kahraman bir baba’ imgesinden fazlası değildi. Son nefeslerine kadar dövüşmek zorunda kaldılar, bu anlamda hepsinin birer Spartakus olduğu söylemek yanlış olmaz.
Yazar Henri Barbusse gibi söylemek istersek: “Yenenlerin ve yenilenlerin mücadelesini simgeleştirmek isteseydik, Spartakus modern tarihin eşiğine özgürlüğün devasa bir heykeli olarak dikilecek ve uygarlık imparatorluğunun gökdelenlerine hotoz olmaya yarayan şu çok tanınmış heykel, bu mağrur figürün yanında boy gösterecekti!”
Kaynakça:
- Avusturya Arkeoloji Enstitüsü Yayınları, ‘ Öğleden Sonra Ölüm: Efes Gladyatörleri’
- Alan Baker, ‘Gladyatör’
- Thomas Wiedemann, ‘Emperors&Gladiators’
- Arif Müfit Mansel, ‘Ege ve Yunan Tarihi’
- H.Malay- H.Sılay, ‘Antik Devirde Gladyatörler’
- Marcel Ollivier, ‘Spartakus’
- Aleksandr Pavloviç Bilizinski, ‘Spartacus’
- Alison Futrell, ‘Blood in the Arena: The Spectacle of Roman Power’
- Robert Graves, ‘I, Cladius’
- Seneca, ‘De Providentia’
- Zygmunt Bauman, ‘Ölümlülük, Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri’
- Çiğdem Dürüşken, ‘Roma’nın Gizem Dinleri’
- Remi Braque, ‘Avrupa: Roma Yolu’
- Hilary J. Deighton, ‘Eski Roma Yaşantısında Bir Gün’
- Michael Grant, ‘Roma’dan Bizans’a’
