TAHTACI DÜĞÜNÜ

tahtaci-3

Yayım: Atlas Dergisi, Sayı: 94, Ocak 2001, Sayfa: 84-97

TAHTACI DÜĞÜNÜ

Hiç hesapta yoktu; ne göl, ne ilk dördün ayın sudaki izi, ne makamınca okunan sabah ezanının uzak sesi, ne gördüğüm an kayıp giden yıldız, ne de etrafındaki binlercesi… Bu kadar yıldızlı bir gece seyretmeyeli bir ömür geçmişti neredeyse.

Ödemiş’in tepelerinde birden karşımıza çıkıveren Gölcük, Küçük Menderes Havzası’ndaki son gecemizin masalsı mekanıydı. Çam ormanlarının çevrelediği küçük bir heyelan gölü, kıyısındaki bakımlı hafta sonu evleri, tarhana, kekik suyu, ev baklavası satan bakkalı, bir gecelik misafirlikte ruha işleyen sessizliği ve tene sinen meltemiyle günlerdir dolaşıp durduğumuz toprakların en farklı resmiydi.

Damakta kalması istenen son lezzet gibi Gölcük’ü hafızamıza yerleştirip eve doğru yola koyulmuşken, Bayındır çıktı karşımıza. Rengarenk seraları, Hatay Mahallesi, Turan ve Yakapınar köyleriyle Bayındır, fazladan üç gün daha demekti.

Çay bahçesinde yorgunluk atmaya niyetleniyorduk ki, nasılını sormayın, Hatay Mahallesi’ne düştü yolumuz. Dudu Kadın kılavuz, tuhaf bir aleme uzanıp üç gün misafir olduk. Ev sahiplerimiz Tahtacılar’dı. Anadolu’nun pek çok yerinde küçük cemaatler halinde yaşayan Tahtacılar. Üstelik hasat zamanıydı yani düğün dernek mevsimi.

Tahtacılar dediğimiz, Doğu ve Batı Akdeniz ile Ege Bölgesi’nin ormanlık kesimlerinde yaşayan, ağaç kesip tahta biçen Alevi Türkmenler. Asırlar boyu göçebe çadırlarında yaşayıp kadınlı erkekli orman işçiliği yapmışlar. Bugün Anadolu’da Maraş, Adana, İçel, Muğla, Denizli, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir ve Balıkesir’e yayılan toplam nüfusları 400 bin civarında. Adet ve akideleri bakımından Alevi olmakla beraber Orta ve Doğu Anadolu Alevileri’nden farklılar. Törelerinde Şamanizm izleri var. Ayrıca, Bektaşi, Hurufi, Sünni etkileri de görülüyor.

Ölen kocasından yadigar iki çocuğu okutmaya uğraşan, erkeksiz evin direği Dudu Kadın telaşlı ama düzgün cümlelerle anlatıyor ‘toplum’larını. Sesinin pes perdeden çıkışıyla da kendince alay ediyor arada bir: “Tahtacılar’ın göbeği uzun kesilmiştir, derler”. Konuşurken bağırmalarının sebebi buymuş. Geçim zor da olsa çocuk okutmanın önemini bildiklerini söylüyor gururla: “Biz okuyamadık, ama çocuklarımız dabılyu dabılyu yapmayı bilir. Konservatuvarda okuyor büyük oğlum. Kontrbas bölümünde. Kızlarımızı üniversiteye göndeririz. Yaşlı kadınlarımız bin senelik kıyafetimiz üç etekle dolaşır. Çocuklarımızın mezuniyet törenine de üç etekle giderler. Önemlidir bizde an’ane”.

Tarıma geçiş Tahtacılar’ın an’anelerini de, yaşam biçimlerini de derinden etkilemiş. Ritüeller zaman içinde kaybolmuş. Cem evleri olmadığından ibadet gelenekleri bile unutulmaya daha doğrusu unutturulmaya terk edilmiş. Cenazeler, doğumlar ve düğünler geleneklerin hatırlandığı sayılı günlerden.

Küçük Menderes Havzası’nda Tahtacılar’ın toplandığı üç yerleşim merkezi içinde Bayındır’ın Hatay Mahallesi, adetlerin en ödünsüz uygulandığı yer. Kadınların hala geleneksel giysilerle dolaşmaları, semahlar, müzikler ve gençlerin Alevi kimliğini sahiplenmeleri ilk ağızda sayılabilecek farklılıklar. Bu farkı, Turan ve Yakapınar köylüleri de kabul ediyorlar. Sebep olarak Aleviliği daha farklı yorumladıklarını, Tahtacı kimliğinin kendileri için artık hayli uzakta kaldığını söylüyorlar.

Tahtacı düğünlerinin yakın zamana kadar özelliğini korumasının nedeni köyde yapılıyor olmasıymış. İşsizlik nedeniyle başlayan göç, beraberinde gelenekleri de götürmüş; salon düğünleri tercih edilir hale gelmiş. Köy düğününe has gelenekler köyde kalmış.

Ercan’la Fatma’nın, Turan Köyü’ndeki düğününe kalma kararımız yerinde olmuş. Ercan da, Fatma da babasız, ikisi de analarının son göz ağrıları. Bu nedenle ikisi de biraz buruk. Sevmişler birbirlerini. Aynı köyden oldukları, evlendikten sonra da köyde yaşayacakları için köy düğünüyle evlenmek istemişler.

Her şey geleneğe uygun yapılmış, ta baştan beri. Ercan’ın annesi Fatma’yı isteyeceği vakit  bir elçi göndermiş önden. “Gelcez,” diye haber etmiş. Tatlısını alıp kız evine yollanmış. ‘Cingenliğe geldik’ de derlermiş bu ziyarete. İki ev de babasız olduğundan annelere, ağabeylere, ablalara kalmış gençleri baş göz etmek. Üç kere istemişler Fatma’yı ki, bu da adetten; ilk istemede kız verildiği nerede görülmüş Tahtacılar’da?

Söz kesilirken aileler bir araya gelmiş. “Allah’ın emri” okunup lokum yenmiş. Nişan takılmasının ardından da yeni evin eşyaları iki aile tarafından el birliğiyle alınmaya başlamış. Düğünden birkaç gün önce çeyiz serilmesi, köyün kadınlarının çeyiz görmeye gelmesi Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi, burada da adetten. Bize de kısmetmiş Ercan’la Fatma’nın evini görmek. Yerden tavana kadar rengarenk saten yorganlar, kaneviçeli çarşaflar, yastıklar, yazmalar, havlular… Her şey yerli yerinde.

Şimdilerde cep telefonu, elektrikli tıraş makinesi ve epilatör bile eklenmiş hediyelerin arasına. 

Kına gecesini kaçırsak da düğünü ikinci  gününden yakalamıştık. Tahtacı düğünü demek, neredeyse üç gün, üç gece yemek demek. Kazanların ateşi hiç sönmüyor, sofralar hiç kalkmıyor. Kız ve oğlan evinde kadınlar sabahtan başlıyor düğün yemekleri yapmaya. Bir kişi sürekli bulaşık yıkıyor. Kilolarca sebze ayıklanıyor, et çevriliyor. 

Keşkek baş yemek. Yanında mutlaka etli nohut, pilav, kavurma, salata, komposto ve taze meyve veriliyor misafirlere. İlk gün hem kız, hem de oğlan evinden kadınlar (kaynana, görümce, gelinin sağdıcı) köyde ‘teklife çıkıyor’; hane hane dolaşıp herkesi düğüne davet ediyorlar.

Düğün gününün ilk işi gelinin ‘saça’ götürülmesi. Asri zaman adeti elbette. Ama, geleneklere göre evlenmek, Fatma’nın beyaz gelinlik giymesine, saçını topuz yaptırıp tarlada nasırlaşmış parmaklarına oje sürdürmeyi istemesine mani değil ki.

Damadın erkek arkadaşları, yani seymenler ile birkaç akraba kadın o sabah gelip davul zurna eşliğinde alıyorlardı gelini. Aynı gün öğleden sonra, Fatma hayatı boyunca belki de olup olabileceği en süslü, alımlı haliyle evine dönüyor, gelinliğiyle çöktüğü yer sofrasında baba evindeki  son yemeğini yiyordu.

Gelin evinde olduğu gibi oğlan evinde de kaynana, yakın akraba kadınlar ve sağdıç kadın misafir kabulüne başlıyorlar. Sağdıçlık önemli bir konum. Adetlere göre, erkek evlat sahibi genç bir çift yeni evlenecek çiftin sağdıçlığını üstlenip karıkocalığa ilişkin bilgi veriyorlar. Düğün yerinde her işe koşup canla başla hizmet edenler de yine onlar.

Düğünün ihtişamı damat evinin maddi gücüyle orantılı. Tarım işçiliğiyle geçinen Tahtacılarda, böyle günler için bin bir güçlükle bir kenara ayrılmış para her evde var. Ama paradan paraya da fark var. Yakapınar’da rastladığımız düğün bu farkı hemen ortaya koyarken maddi olanakların değiştirdiği gelenekleri tanımak da biraz güçleşiyordu.

Herkes düğün evine hediyesiyle geliyor. Battaniye, mutfak eşyası… Gönlünden ne geçerse.  Davul-zurnacıya bahşişini veren misafir yemeğe alınıyor. Düğün yemeğinde kadınlar ve erkekler ayrı yerlerde. ‘Hizmetçi’ diye anılan yakın akraba ve arkadaş genç erkekler bellerine havlu takarak yemek servisini üstleniyorlar. Erkeklere içki serbest, hatta neredeyse zorunlu. Ev sahibi masalara şişelerce rakı ve bira gönderiyor.

Turan’da değil, ama Yakapınar’da tanık olduğumuz bir gelenek düğünün en gülünesi fotoğrafını oluşturuyordu. Damadın yakın erkek akrabaları; baba, ağabey enişte, bacanak, üstlerinde balonlar, şekerler, başlarında yaptıkları işi gösteren zeytinden, pamuktan taçlar veya bellerinde ipe dizili patlıcan, biberlerle gün boyu ortada dolaşmak zorundalar. Eğlencede herkes kurala uyuyor, gülünçleşmek kimsenin umurunda değil. Erkekler gün boyu sarhoş olup zeybek oynuyor, göbek atıyor. Ciddiyet, o gün sadece kazan başında ter döken kadınlara kalıyor.

Bu sırada herkesin merakla beklediği bir diğer an da, damat ve seymenler arasında yaşanıyor. Bu düğünlerde damat olmak da, damadın akrabası olmak da eğlence nesnesi olmayı göze almak demek. Yırtık pırtık elbiseler giydirilmiş damat, seymenler tarafından düğün yerine götürülmeye hazırlanıyor. Yüzü önce kömür tozuyla simsiyah boyanıp üzerine çikolata, salça sürülüyor ve başından aşağı şarap dökülüyor. Daha sonra kolları arkadan bir sopaya bağlanan damat sağına soluna balonlar, şekerler asılıp ağzına emzik verilmiş haliyle köy meydanında eğlenen gelinin yanına götürülecek ve ‘gelin kurtaracak’tır.

Bu sırada gelin de, arkadaşları tarafından üzerine şekerler, çikolatalar, balonlar asılıp elleri bağlanmış halde beklemektedir. Damat, seymenler, kaynana ve birkaç kadın, hediyeleriyle geliyorlar meydana. Bir horoz, yiyecek, içki, çerez gibi şeyler verilerek gelinin elleri çözülüyor.

Gelin kurtarma Tahtacı düğününde birkaç kez tekrarlanan eğlencelik bir oyun. Damadın kurtulması ise o kadar kolay değil. Seymenler eve getirdikleri damada bu kez de ‘karı pırtısı’ giydirip mutfağa sokuyorlar. Karısına nasıl hizmet edeceğini hatırlatmak için yumurta kavurmasını, darı patlatmasını istiyorlar damattan. Tahtacıların günlük yaşamında kadın-erkek ilişkisindeki paylaşımcılığı da gözlemleyebildiğimizden amacın eğlenmekten başka bir şey olmadığını fark edebiliyoruz. Ancak, erkeklerin eğlence nesnesi haline getirilmeleri karşısındaki gamsızlığa şaşkınlıkla karışık bir hayranlık duymamak olası değil.

Oysa asıl şaşkınlık bizi kız evinde bekliyor. Şimdi orada ağıt yakma zamanı. Anne, ablalar, akraba ve komşu kadınlar ağıt için toplanıp gelini de ortalarına oturtuyorlar. Saatler önce girilen hüzünlü ruh hali zirvededir artık. Ağlama, odaya göz ucuyla bakana bile hemen sirayet edecek kadar güçlü bir eylemdir. Kaçınılmazdır. Sırayı birbirlerinden alarak yakılan ağıtlarda bu mutlu günü göremeyen ölmüşler anılıyor, geline yeni yaşamı için öğütler veriliyor. Kocasına, evine, büyüklerine saygılı, sevgili olması, gittiği evi şenlendirmesi, çocuklarına iyi ana olması, kendi ana-babasını da unutmaması öğütleniyor.

Ağıt sırasında gelin ağlamaktan bayılacak hale geliyor. Daha doğrusu getiriliyor. Yeni bir hayatın başlangıcında gelinin bu derece ağlatılması, acıyı görünür kılma ve kuvvetle dışarı vurma çabası  ‘yeni doğantokatlanması’nı çağrıştırıyor. Veya bir diğer yorumla, ailedeki (loncadaki) her ferdin bir üretim aracı demek olduğu tarım toplumunda kız ailesi eksilen ferdin yasına otururken oğlan evi, aileye yeni katılan ferdin (iş gücünün) sevincini yaşıyor. Hanelerdeki sevincin ve üzüntünün birbirinden ayrı ve saklı olması, bir yerde zayıflama (ölüm), diğerinde güçlenme (doğum) temasını güçlendiriyor.

Gelin, evinden, Yakapınar’da olduğu gibi beyaz gelinlikle değil de, Turan’daki gibi ‘değre’ ile çıkacaksa ağıt sonunda yaşlı bir kadın tarafından ‘salavatla’ giydiriliyor. Bir yandan da artık ağlamaması gerektiği, yoksa attan düşeceği hatırlatılıyor.

Geline değre giydirilmesi Tahtacı düğününün en önemli ritüeli. Yakapınar’da gerdek ertesine bırakılırken Turan Köyü’nde ağıt sonrasında karşımıza çıkıyor. Gelinin üçeteğini, yani değreyi hazırlamak annenin görevi. Değre, en içte beyaz uzun köynek ve şalvar, üstünde üç etek, onun üstünde yebelde ile önlükten ibaret. Her parça dua eşliğinde giydiriliyor. Sonra sıra baş bağlamaya geliyor. Saçlar beyaz ‘ana keteni’yle sarıldıktan sonra üzerine 5 renkli ‘ulama şeher’ takılıyor. Başın arka kısmında ise çok renkli parlak eşarpların birbirine bağlanmasından oluşan ‘kepez’ yer alıyor. ‘Gümüş tomakı’ çene altından geçirilerek şakaklara tutturuluyor. Kendi ailesinin ve kaynanasının hediye ettiği ‘koşaraltın’ iki veya üç sıra olarak gelinin alnına takılıyor. Başın tepesine yapma veya canlı çiçekler sıralandıktan sonra üstüne ‘pullu filik’ atılıp kırmızı krepten yüz duvağı takılıyor. Son olarak da gelinin eline bir mendil bağlanıyor.

Giydirme işlemi boyunca giydirici kadın (kocasının hayatta olması şarttır) birkaç kez, “Peygambere salavat, seyyidina Muhammed diyenler hayırlı olsun,” diyor ve diğer kadınlar “Hayırlı olsun,” diye karşılık veriyorlar. Gelin, değresini giyip başı da bağlandıktan sonra kadınların ve kaynanasının elini öpüyor.

Gelin değre giymeyip beyaz gelinlikle kalacaksa aileden kadınlar gelin için ‘kepez düzer’. Yaşlı üç kadın, gelinin yakın akrabası genç bir kadının başında kepezi hazırlıyorlar. Bir sopaya geçirilen kepez kadının başından çıkarılıp ve ertesi gün gelin arabasıyla birlikte gidiyor. 

Ağıt yakılmış, değre giydirilmiş, düğün son aşamalarına gelmiştir. Erkek akrabalarla vedalaşma faslının ardından, en son babası geliyor ve kızının beline bekareti temsil eden kırmızı ‘gayret kuşağı’nı doluyor. Oğlan kardeşin işiyse geline ayakkabısını giydirmek. Bu sırada damat, ailesi ve seymenler davul zurnayla kapıdadırlar. Damadın anne ve babası “Emanetinizi almaya geldik. Kızınız kızımızdır” derken kız babası da “Hayırlı, uğurlu olsun” diyerek elini öpen damadına kızını teslim ediyor. Gelin son olarak kapı eşiğini üç kez öpüp at üzerinde baba evinden ayrılıyor.

Ağıtta ağlamaktan gözleri şişmiş, bedenleri kaskatı kesilmiş değreli, al duvaklı Fatma gelinin de, Yakapınarlı modern gelinin de baba evi kapısındaki o son resimleri kolay unutulacak gibi değil. Fatma gelin ata binmiş, “ya nasip” diyerek yola çıkmıştır. Küçük bir oğlan çocuğu gelinin ayakkabısını ayağından kaptığı gibi damat evine koşuyor; ‘gelin ata bindi’ müjdesi almaya. Yakapınar’da ise beyaz, son model bir otomobille alınıyor gelin. Ama öyle çarçabuk değil. “Gelin evden çıkmıyor,” diye bahşiş isteyen seymenlerin gönlünü almak gerek. Bir horoz ya da içki veriliyor. Oğlan ailesi varlıklıysa bir koyun kurban ediliyor. Düğün alayı eve varıncaya dek seymenler sık sık yere oturup düğün sahibinden talepte bulunuyorlar. Kimi zaman içki, sigara, kimi zaman da birinden oynamasını istiyorlar, eğlence kabilinden. Seymenlerin yol kesmeleri yüzünden gelinin evine varması birkaç saati buluyor. Atlı da olsa, otomobilli de olsa, gelin alayına sadece damat ailesi eşlik ediyor. Kız evi düğün alayına katılmıyor.

Gelin yeni evine geldiğinde davetliler dağılıyor. Şimdi sıra ‘Özneye dinelme’dedir. “Gelini evine sağ salim teslim ettik” anlamındaki bu gelenekte gelinle damat ve birkaç erkek arkadaş, oğlan evinden getirdikleri bayrakla birlikte yarım daire şeklinde dizilirler. Gelinin kucağına bir bebek verilir, gelin de baba evinde eline bağlanan mendili çıkarıp bebeğe verir.

Gerdek öncesi seymenlerin damadı yumruklaması ve geline bıçak gösterilmesi de adetten. Gelin hiç sesini çıkarmazsa ‘ağzı sıkı olduğu için’ makbul kabul ediliyor.

Gerdek gecesi, olası bir soruna karşı sağdıç çift geç saate kadar evde kalıyor. Ertesi sabahın bilinen adetiyse, Anadolu’nun hala pek çok yerinde olduğu gibi ‘çarşaf sunma’. Bu iş, damadın sağdıcına ait. Kaynana gelinin bekaretinin kanıtı olan çarşafı görüyor ve gelinine ‘terlik’ takıyor. Kırmızı kadife başlığa yan yana tutturulmuş koşaraltın yani 24 tane yarım Cumhuriyet altınından oluşan bir alınlıktır bu.

Öğleye doğru oğlan evinden bir grup kadın eve geliyor ve geline annesi tarafından hediye edilen kırmızı kadifeden üç etek (değre) giydirip salavatlayarak ‘başını bağlıyorlar’. Buradaki sıra, düğünden önceki baş bağlamadan biraz farklı. Önce kırmızı yüz duvağı (Allah ayrılık vermesin dileğiyle) sonra beyaz ana keteni, terlik, 5 renkli ulama şeher, 3 renkli ikileme, kepez, gümüş tomakı ve en tepeye çiçekler, en üste de pullu filik takılıyor. Kaynanaya, “Ne veriyorsun?” diye soruluyor ve bir mutfak eşyası, bakır kazan veya bebeği olunca battaniye vaadi alınıyor. Bu sırada gelinin alnına, siyah boyayla artık bakire olmadığını gösteren bir nokta işareti yapılıyor. Son olarak gelinin ağzı ‘yamşak’ adı verilen beyaz bir mendille kapatılıyor. “Gelinin ağzı bağlı” anlamındaki bu gelenek gelinin sessiz, saygılı olmasını emrediyor. Gelin çeyizi kalkıncaya kadar birkaç hafta bu kıyafetiyle dolaşıyor ve hiç iş yapmıyor. İşler kaynananın sorumluluğunda kalıyor. Gelin birkaç gün sonra da ‘barışmaya’, yani el öpmeye baba evine gidiyor.

Tahtacı düğünleri, bitti zannedildiği bu aşamada en ilginç geleneğine kavuşuyor. Üç gündür hizmet etmekten yorulmuş kadınların eğlenme vaktidir artık. ‘Karılar eğlencesi’ bu coğrafyanın en eski geleneği, binlerce yıl önceki Dionisos şenliklerini, Tahtacı kadınları da Bakkhalar’ı anımsatıyor. Erkekler pek de hoşlanmadıkları bu eğlenceye katiyen alınmıyor ve köy kahvesinde gün geçiriyorlar. Eğlenceye ‘ağzı bağlı’ gelin de katılıyor ancak gelinin annesi hiç ortalıkta gözükmüyor. O yastadır.

İki ailenin kadınları önce kız evinde bir araya gelip kendileri için hazırladıkları yemekleri  (arap aşı ve aşure) yiyor ve içki içiyorlar. Darbuka eşliğinde söyledikleri tek düze ritmli şarkılarla adeta transa geçen kadınlar grup halinde köyün içinden geçerek pür neşe oğlan evine geliyorlar. Kapıdan girerken mutlaka bahşiş alıyorlar. Eğlence nesnesi olma sırası şimdi kaynanadadır. Üzerine şekerler, çikolatalar bağlanıp geliniyle karşılıklı oynatılan kaynana yakın bir gelecekte evin hakimi konumunu gelinine devredecektir. 

Notlar:

-Gittiğimiz üç köydeki sünnet ve evlenme törenleri farklı adet uygulamalarına tanık oluyoruz. Turan köyündeki düğün tüm otantik özelliklerini korurken Yakapınar’ın biraz daha varlıklı bir köy olması görüntüyü hemen değiştiriyor, modernleşme eğilimi daha fazla hissediliyordu.

-Damadın arkasında “Bendeki kadere bakın/annemin adı hem gül hem şen/ babamın adı hem duru hem Hasan/ bu düğünü yaptım ya kalmadı tasam” yazılı bir karton asılı

– Tahtacılar’da boşanmak ya da kocası ölen kadın için ikinci kez evlenmek yok. Dul kadın eğlenceye katılmaz, kına yakmaz, fotoğraf çektirmez, yeni giyinmez.