Karakışın Doğusu: Şavşat

  • Yönetmen: Handan TÜRKELİ
  • Kamera: Turhan YAVUZ
  • Özgün Müzik: Tanju DURU
  • Seslendiren: Şerif EROL
  • Yapım Yılı: 2000
  • Yayıncı TV: KanalD, CNNTürk, EuroD, DMax

Anadolu’nun kuzeydoğu sınırındaki Yalnızçam ve Karçal dağları  yeryüzünde çok az sayıdaki doğal yaşlı ormanların kıymetli bir bölümünü barındırıyor. Ladin, köknar ormanları, geniş çayırlar ve dağlarla çevrili bu bölge için Türkiye’nin Alpler’i denilebilir. Uzun ve zorlu kış ayları, dağların arasına yerleşmiş köylerdeki yaşamın koşullarını ve zengin kültürünü belirliyor. Kar güreşleri de çok eski geleneklerden biri. Uzun zamandır ihmal edilmiş ancak belgeselimizin desteğiyle yeniden hayat bulurken insan-doğa ilişkisinin de ilginç bir örneğini oluşturuyor.

.

 

KARAKIŞIN DOĞUSU: ŞAVŞAT (Belgesel Metni)

 

“Bu sene kar yok” !..
Artvinliler böyle demişti bize, “doğunun karakışını çekeceğiz, geliyoruz” diye telefon ettiğimizde…

Artvin’den çıkıp Yalnızçam ve Karçal Dağları arasında ucu bucağı görünmeyen beyazın içinde ilerlerken anlıyoruz işin aslını. Burada hayat, yılın en az sekiz ayını örten karla öylesine iç içe geçmiş ki;1-2 metre kar, eksi 20 derecelerde gezen soğuk, ciddiye alınmıyor belli ki.

Artvin-Şavşat yolu üzerinde 50 kilometre boyunca uzayıp giden bir vadide, İmerhev Vadisi’nde sayısız dağ köyü var. Yavuzköy, Meydancık, Karaköy, Aşağı Koyunlu, Yukarı Koyunlu, Veliköy, Erikli… Her şeyi eşitleyen karın altında iyice birbirine benziyor köyler. Sonra 3.500 metreyi aşan zirveleriyle Karçhal Dağları çıkıyor karşımıza. Doğu Karadeniz’de Türkiye-Gürcistan sınırının ikiye ayırdığı Karçhal Dağları, kelimenin tam anlamıyla ‘balta girmemiş ormanlarla’ kaplı.

Daha bilimsel konuşmak gerekirse, dünyada çok az bölgede kalmış doğal yaşlı ormanlardan biriyle karşı karşıyayız. Yani, son buzul çağından beri varlıklarını sürdüren, hiçbir insan müdahalesine maruz kalmamış, bundan ötürü de rahat rahat doğal olgunluğuna ulaşmış yaşlı ve kalın çaplı ağaçlardan oluşan ormanlık alanlar.

Bu ormanlar ağaç çeşitliliği yönünden son derece zengin. Alçaklarda kızılağaç, gürgen, ıhlamur, kestane gibi geniş yapraklı ağaçlar var. Yükseldikçe iğne yapraklı ladinler, göknar, meşe,akçaağaç, karaağaç da katılıyor bu hepimizden yaşlı ağaçların arasına. Bu tür doğal ormanlar, insan eliyle oluşturulmuş ormanlara kıyasla çok daha yetenekli. Toprak ve su dengesini sağlıyorlar, erozyonu kontrol altında tutuyorlar. Tabii, güzellikleri de cabası.

Karçhal Dağlarıyla Yalnızçam Dağları arasında yarı donarak yarı gürleyerek inen Berta Çayı, daha ileride, Türkiye’nin en yüksek debili nehrine, Çoruh’a karışıyor.

Adı, Gürcü dilinde ‘Kara Orman’ anlamına gelen Şavşat’ın dağ köylerinde yaşayanların çoğu Gürcü kökenli. Günlük dilleri, Gürcüce. Köylerde ana geçim kaynağı hayvancılık. Türkiye’nin tek yerli ırk hayvancılığı da burada yapılıyor zaten. Aksi mümkün değil, çünkü Hollanda’dan ya da başka yerlerden getirilen cinsler buranın soğuğuyla başa çıkamıyor.

Köylerde en az hayvanlar kadar değerli olan bir başka varlık da, toprak. Zaten az olan ekim alanlarına gözleri gibi bakıyor köylüler. Kış da olsa, karın altında da kalsa, toprak gübreleniyor, köyün geri kalanı gibi, o da baharı bekliyor.Karla ormanın, ağaçla insanın iç içe geçtiği bu köylerde nereye baksanız karşınıza muhteşem bir ağaç işçiliği çıkıyor. Mesela camiiler… Meydancık’daki yüz yıllık cami de köyün geri kalanı gibi ağaçtan yapılmış.

Dağ köylerindeki tümüyle ağaç evlerin hepsi, yöresel mimarinin çizgilerini taşıyor. Eğimli araziye uygun olarak yapılmış bu evlerde temel, taş.Temelin üzerinde ahır olarak kullanılan bodrum, üst katta ise yaşama alanları var: Bir sofa, bir ocaklı oda, bir ambar ve iki oda daha. Üzeri kapalı direkli balkonlar, yani eyvanlar, her evde var. Hartama denilen ve yarma çam kütüklerinden yapılan geleneksel çatılar ise ancak eski evlerde görülebiliyor. Çünkü Orman İdaresi ağaç tüketimini azaltmak amacıyla çinko çatılara geçilmesini istemiş. Ama tam da bu noktada derin bir çelişki var.Çünkü köylüler, yine Orman İdaresi’nin izniyle kerestelik göknarları,çamları yakacak için kullanıyorlar. Asıl istedikleri, devletin kendilerine yakacak kömür sağlaması.

Seksen hanelik Maden Köyü’nde hayat, bütün dağ köylerindeki gibi, kara göre ayarlanıyor. Bir de hayvanlara… Büyük kentteki fiyatının ancak üçte birine satabildikleri ve temel geçimlerini sağlayan bu hayvanlar, köylüler için çok değerli. Kendi deyimleriyle, yetiştirdikleri her bir hayvanı en az iki yıl ‘kayırıyorlar’, gözlerinin içi gibi bakıyorlar. Zaten evler de bu içiçeliğe göre yapılmış, altta ahırlar, üstte ev. Hayvanlar hayatın öylesine ayrılmaz bir parçası ki, köylüler misafirperverliklerini anlatan atasözlerinde bile onlardan bahsediyorlar: “Misafir, ev sahibinin danasıdır; nereye bağlarsa orada yatar…”

Hayvanların karnı doyduğuna göre artık eve gidip yemek yeme vakti gelmiş demektir. Önce ağaç ve keçi kılından dokunmuş ipliklerle yapılan hedikler çıkarılıyor. Hedik, yolu ancak 10-15 yıl önce açılmış Maden Köyü’nde karda yol açmak için kullanılan tek araç. Artık ustası kalmadığı için, gitgide daha az rastlanıyor. Hedikle birlikte kullanılan keçi kılından örülen konçlu çorap ise tozluk vazifesi görüyor. Onlar da çıkınca sininin başına geçiliyor. Maden Köyü’ndeki Gamaşet mahallesinin ünlü patatesi çoktan pişmiş, yenmeye hazır bile. Yemekten sonra herkes yine işinin başına. Gençler ormana, tarlaya gidiyor… Yaşlılarsa, artık gençlerin pek heves etmediği tezgahlarının başına oturup rengarenk cicim dokuyorlar.

Işte günlerdir beklenen ‘büyük gün’ geldi… Karın tipinin hafiflemesinden istifade, bugün ot indirilecek. Gerçi dikkatli olmak lazım, çok yakında çığ düştü ama olsun, hayvanlar aç kalamaz. Ot indirmenin hazırlığı aylar öncesinden başlıyor aslında.

Yazın, otlar toplanıyor, ta tepede kuytu bir yere saklanıyor, naylonlarla örtülüp içine kar girmemesi ve kuru kalması sağlanıyor. Sonra kış geldiğinde, yani tüm köy karla kaplanıp hayvana verilecek kuru ot kalmadığında köyden en az 2-3 saat yukarıdaki ormanın kuytularına çıkılıp o otlar indiriliyor. Ama yine karın yardımıyla… Köylülerin dediği doğru belki de: ‘Kar olmasa, oralarda hayat daha da zor olurdu.’ Önce erkekler çıkıyor yola, çam dallarından yaptıkları kızaklara otları yüklüyorlar. Sonra kadınlar da katılıyor ve indirme başlıyor. Aslında 45 derecelik eğimde gayet ustalık isteyen bu yolculuk, güle oynaya bağırış,çağırış tamamlanıyor. Geri kalanı zaten öküzlerin işi. Ağıla kadar onlar çekiyorlar otları.

Sonrası… ziyafet zamanı. Akşam karanlığı çöktüğünde köyde yapılacak fazla birşey yok. O yüzden, çalıp söylemek için hiç neden aranmıyor. Nerdeyse her akşam kadınlı erkekli oyunlar oynanıyor: Horon, Akşit, Şamşalaku, Bar, Cilveloy,Dendure, Mendobari… O akşam hangisini isterlerse. Siyah peştemalin üstüne rengârenk buzma giyen, bellerine sarı ya da beyaz kuşak takan kızların oyunlarında Gürcü folklorunun izleri hemen hissediliyor.

Ertesi sabah, değil Türkiye’de, dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağımız bir başka oyuna gitmek için yola koyuluyoruz.: Kar Güreşleri. Yüzlerce yıllık bir gelenek olduğu söyleniyor kar güreşlerinin. Her cuma namazı sonrası ahali toplanır sonra da yiğitler meydana çıkarmış. İki yıldır yapılamayan kar güreşleri bu yıl Atlas desteğiyle yapılıyor.

Güreşler Erzurum’a kadar uzanan bir bölgede gayet iyi biliniyor,duyuruluyor ve tüm köylerde elemeler yapılıyor. Finaller ise Şavşat Veliköy’de yapılıyor. Her yöreden, her sıkletten güreşçi var meydanda. Şüphesiz, hepsi de birbirinden merdane…

Biz, kalın ceketlerimize rağmen içimize işleyen soğukta titrerken, onlar kar üstünde çıplak güreş tutuyorlar. Yaşlıların da söylediği gibi para için güreşen yok burada; her şey, şan için!.. Güneşin değil, karın yaktığı bu meydanda yenilen de en az yenen kadar yiğit o yüzden.