- Yönetmen: Handan TÜRKELİ
- Kameraman: Turhan YAVUZ
- Özgün Müzik: Serdar ATEŞER
- Seslendiren: Şerif EROL
- Yapım yılı: 1998
- Yayıncı TV: KanalD, CNNTürk, EuroD, DMax
Doğu Toroslar’da, Mersin’in Mut ilçesinde mucizevi doğa oluşumu halinde iki kanyon yer alır: Sason ve Göğden. Sason Kanyonu 12 kilometre uzunluğunda ve en yüksek noktası 300 metreye ulaşan dev bir kaya kent gibi. Duvarlarına gizlenmiş mağaralar, vadinin en derinlerine kadar inen taş merdivenler, su sarnıçları, kaya mezarlarına sıkça rastlanıyor. Bu da kanyonun, tarihin eski dönemlerinde farklı yerleşimlere tanık olduğunu kanıtlıyor.
Kanyonların içinde ve çevresindeki köylerde ise, göçerliği bir kuşak evvel terk edip yerleşik düzene geçmiş Yörükler yaşıyor. Göçebe geçmişin yaşam tarzı, alışkanlıkları, gelenekleri halen canlı bir şekilde sürdürülüyor.
SASON KANYONU (Belgesel Metni)
Güney Anadolu Torosları, Akdeniz Bölgesi’nin coğrafyasını biçimlendirirken her dağın ardında ayrı bir sır gizleniyor. Atlas muhabirlerinin hiç de yabancısı olmadığı bu coğrafyada, kuru sıcak bir sonbahar öğleden sonrası Torosların Mersin – Anamur arasında uzanan bölgesinde; Bolkarlar’da yol alıyoruz. Uçsuz bucaksız Anadolu bozkırlarını geride bırakalı çok olmadı. Güneyimizde kalan Akdeniz’e uzaklığımız ise yaklaşık 100 kilometre.
Atlas fotoğrafçısı Hakan Öge daha önce defalarca gelip geçtiği Bolkarların, Kayrakkır Dağı’nda bulunuyor. İki bin metreye yakın yükseklikteki dağın güneydoğu eteklerinde bu kez bir bilinmeyenin izini sürecek. Ancak arazinin yapısı bu keşif yolculuğunu güçleştireceğe benziyor. Mut’un Çömelek Köyü’nde çobanlık yapan rehberimiz İsmet Aktaş, bölgeyi çok iyi tanıyor ve Hakan Öge’nin önce paramatorla keşif uçuşu yapma fikrine o da katılıyor.
Sason Kanyonu, yanıbaşında uzanan Göğden kanyonuyla birleşerek derin, uzun ve sarp bir vadi oluşturuyor. Anadolu’daki gizli kalmış doğa mucizelerinden biri olan kanyonun çoktan keşfedilmemiş olmasında ulaşımının güçlüğü rol oynamış olsa gerek.
Yanıbaşında uzanan Göğden kanyonuyla birleşerek derin, uzun ve sarp bir vadi oluşturan Sason kanyonu, Anadolu’daki gizli kalmış doğa mucizelerinden biri. Kanyonun henüz keşfedilmemiş olmasında ulaşım güçlüğü rol oynamış olsa gerek.
Çevresindeki köylerde bile birkaç çobanın dışında, giriş çıkış patikalarının yerini bilene rastlanmıyor. Rehberimiz İsmet Aktaş ya da ekibimizin deyişiyle İsmet Amca, kanyonu kendi başına keşfeden bu birkaç kişiden biri.
Vadinin dibinden akan Sason deresinin üzerindeki, Romalılar tarafından yapılmış taş köprü pek çok kez tamir görmüş.
İki saatlik paramator turunun ardından, Sason Kanyonu’nun girişindeki bir tepenin üzerinde sona eren uçuş, geride merakımızı daha da artıran görüntüler bırakıyor. Ertesi gün yapılacak uzun keşif yürüyüşü için önümüzde uzun bir gece var.
Derinliği kimi yerlerinde 200 metreyi geçen Sason Kanyonu’nun uzunluğu yaklaşık 12 kilometre. Kıcaköyü’de başlayıp Dereköy’de sona eren kanyonu keşfetmek için uzun, hatta çok uzun bir yürüyüşü göze almak gerekiyor. Kanyonun zeminine iki giriş noktasının dışında bir yerden de inmek mümkün elbette, ama bunun için dağcılığın teknik kurallarını bilmek gerekiyor.
Paralelinde uzanan Göğden kanyonu, Sason’a göre daha dar ve yer yer daha derin. Göğden’in girişinde rastladığımız keçi sürüsü bize daha önce gördüğümüz bir resmi anımsatıyor…Yörükler, daha doğrusu yerleşik düzene geçmiş Türkmenlerin yurdu olan bölgede başlıca geçim kaynağı olan hayvancılık önemini koruyor. Keçiler, bilhassa kulak arkaları ilaçlı suyla temas edecek şekilde havuzdaki ilaçlı suya daldırılarak keneden arındırılıyor.
Sason Kanyonu’nun en karakteristik yapıları mağaralar. Kanyon duvarlarını kaplayan yüzlerce mağara ve kaya mezarları, çok eski yerleşimlerin sırlarını ele veriyor. Roma devrinde nekropolis haline getirilen kanyonda cephesi tapınak şeklinde oyulmuş ve önemli kişilere ait olduğu sanılan mezarlara da rastlanıyor. Bölgenin Ermeni Krallığı’nın egemenliğine girdiği 13. yüzyıla kadar kullanıldığı anlaşılan mağara odaları ve kaya mezarlarıyla oluşan resmi, merdivenler tamamlıyor.
Zamanın aşındırdığı sır merdivenlerin nereden gelip nereye indiği anlaşılmıyor. Kalan sadece birkaç basamak. Millattan 400 yıl önce bölgede yaşadıkları bilinen İsaurialıların, blok halindeki kayaları oyarak inşa ettiği merdivenlerin daha sonraki dönemlerde de hayati önem taşıdığı anlaşılıyor.
Sason ve Göğden kanyonu, yöre halkının “su kavuşumu” adını verdikleri Arakaya mevkiinde birleşiyor. İki kanyon bu noktada V harfi biçimini alarak Karacaoğlan tepesinin altına kadar uzanıyor. Göğden Kanyonu, Sason’dan 150-200 metre daha kısa olmasına karşın derinliğiyle başdöndürüyor.
Akdeniz iklim kuşağında yer almasına karşın İç Anadolu’ya yakınlığı nedeniyle, kanyonun bitki örtüsü kara ikliminin özelliklerini de gösteriyor. Derin kökleriyle kayalık zeminde sımsıkı tutunan ardıç ağaçları kanyonun tipik görüntülerini oluşturuyor.
Göğden kanyonu, darlığı ve dik kaya duvarlarıyla doğa sporu tutkunlarına da hitap ediyor. Kanyona tırmanmak isteyenler için en uygun mevsimin, suların azaldığı yaz ayları olduğu söylenebilir.
Erozyonun biçimlendirdiği kanyon yamaçlarındaki mağaralar, korunaklı yapılarıyla çobanlar için adeta bir gizli cennet. Sürüler kış aylarında mağaralarda barındırılıyor.
Sason Köprüsünün yanına inen eski taş yoldaki pembe kayalara dikkatli bakıldığında deniz kabuğu fosillerine rastlanıyor. Denizden 1300 metre yüksekteki kanyonun her yerinde görülen fosiller kanyonun jeolojik geçmişine ilişkin bilgi veriyor. 50 milyon yıl önce buzulların erimesiyle oluşan basınç, sular altındaki Anadolu yarımadasını kuzey ve güneyden sıkıştırarak yükselmesine neden olmuş ve deniz canlıları fosilleşerek yok olmuşlar.
Kanyonun dibinde yer yer sessizce, yer yer çağlayanlar oluşturarak akan Sason deresi suların iyice azaldığı yaz aylarında bile değdiği her yere hayat veriyor. Artık çok az yerde rastlanan değirmenler de Sason’da hala dönebiliyor. Recep Usta’nın değirmeninin kaç yıllık olduğunu köyün en yaşlısı dahi hatırlamıyor. İlerlemiş yaşına rağmen Recep Usta, köylülerin buğdayını öğütüyor, un halinde teslim ediyor. Karşılığında ise para yerine, çuval başına bir kap buğday alıyor.
Yukarılarda kayalıklarının başı bulutlara değen Sason kanyonu, zemininde çok lezzetli meyvelerin yetiştirildiği bahçelere kucak açıyor. Sason’da toprak kıymetli. Kayalara oyulmuş binlerce yıllık basamakları kullanarak vadiye inen köylüler, tarıma elverişli düzlüklerin her santimetrekaresini ekip biçiyorlar. Yöreye has tatlı nar iç piyasada satışa sunulurken elma üretiminin büyük bir bölümü ihraç ediliyor.
Yaz sonunda meyve bahçelerinde hummalı bir çalışma başlıyor. Çetin doğa şartlarıyla mücadeleden yılmayan çalışkan insanlar yaşıyor Sason çevresinde. Bahçe sahibi olanların sayısı az. Tüccarın elmasını toplamak için gün doğarken çıkıyorlar yola. Genellikle Çömelek’ten geliyor ve yevmiye karşılığı ailece çalışıyorlar. Çoğu birbiriyle akraba olan köylüler, yanlarında getirdikleri azığı da hep birlikte yiyorlar. Akşam ışığıyla birlikte başlayan köye dönüş yolculuğunda traktörün yanısıra eşek ve katırlar da hala itibar görüyor.
Sason Kanyonu’na en hakim yamaçta kurulu Çömelek, bir Türkmen köyü. Açık renk toprağıyla aynı malzemeden yapılmış evleri, kendine has bir mimari üslup taşıyor. Çömelek adının nereden geldiğine ilişkin rivayetler muhtelif. 15. yüzyılda Karamanoğlu Mehmet Bey, Şeytan Kalesini fethetmek üzere gelir, çadırlarını kurdurur ve binbir güçlükle de olsa kaleyi almayı başarır. Askerler etrafı kolaçan ederken şimdiki Yukarı Köy Mahallesinin olduğu yere gelip çömelirler, yani oturur gibi yaparlar. Başlarındaki kumandan “Burası çok güzel bir yer, burada kekik kokar, keklik öter. Bağı olan barınır, arısı olan arınır. Şurada bir çömelelim. Adı da Çömelek olsun,” der.
Köyde bugün yaşayan halk da ataları gibi yıllarca Toroslarda dolaştıktan sonra yerleşik düzene geçen yörüklerden oluşuyor. Onlar oturur gibi yapmayıp yerleşmişler Çömelek’e. Kara çadırın en önemli mülkü ıstar, yani dokuma tezgahı da kapının önüne ya da evlerin başköşesine kurulmuş. Keçi kılı renk renk motiflenerek yörük kilimine dönüşüyor ıstarda. Dokunan kilimler çocukların çeyizi olarak yüklüğe kaldırılıyor.
Sason çevresinin üzümü de en az elması kadar lezzetli ve ünlü. Hemen her evin bağı var. Yaz sonunda toplanan üzümler kışın tüketilmek üzere serilip kurutuluyor. Eskiden, hangi gün sergiye gidileceğine köy büyükleri toplanıp karar verir, sonra da en güzel elbiseler giyilip neşe içinde sergiye gidilirmiş. Türküler, maniler söylenir ve başlı başına bir eğlenceye dönüşürmüş sergi işi.
Günümüzde bu gelenek biraz değişmiş, ama daha geniş kapsamlı olarak 1994 yılından beri şenlik adı altında düzenleniyor.
Sarı ve siyah üzümün yanı sıra, erik iriliğindeki pembe taneleri ve her biri 3-4 kilo çeken salkımlarıyla ceviz üzümü de Sason çevresinde çok ünlü.
Hasat zamanı üzümlerin bir kısmı, kapı kapı dolaşıp üzüm toplayan tüccara satılıyor. Kalanı evlerin bahçelerindeki düzeneklerde pekmez haline getiriliyor. Üzümler yıkandıktan sonra taş havuzlarda çiğneniyor ve elde edilen suyu dev kazanlarda kaynatılıyor. Posanın çökmesi için bir süre dinlendirilip yeniden kaynatılıyor. Yapılışı aynı olsa da her pekmezin tadı farklı oluyor ve bu mevsim sokaklar mis gibi pekmez kokuyor.
Eski geleneklerini devam ettiren Çömelekliler çadır düzenini evlerde adeta yeniden kurmuşlar. Ateş evin bir köşesinde yanmaya devam ediyor. Sabah erken kalkan kadınlar ocak ya da saç sobanın üzerinde yufka ekmeği pişiriyor. Taze pişmiş ekmeğin yanında çökelek, kaymak, yoğurt, peynir ve pekmez yeniyor.
Sayıları giderek azalsa da keçi sürüleri bu dağlarda hala varlığını koruyor. Ancak onun devamı olarak günlük yaşama taşınan şaman kökenli gelenek ve inançlar çoktan unutulmuş. Çobanların oynadığı Güldürücü oyunu da bunlardan biri. Sonbaharla birlikte sürüleri köyden uzaktaki korunaklara götüren üç-dört çoban baharda gebe koyunların sahiplerine müjde vermek için köye geliyorlar. Grubun başındaki sayıcı gebeliğin yüzüncü gününü özel bir mani eşliğinde müjdeliyor. Ev sahibi ise ya para ya da yiyecek hediye ediyor.
Yüzlerce yıllık geleneklerin günyüzüne çıktığı bir başka ortam da düğünler. Çalgıcılar, erkekler ve kadınlardan oluşan düğün alayı, eski bir geleneğin temsilcisi “derici” ve ekibiyle çalıp söyleyip eğlenerek düğün evine doğru ilerliyor. Derici sırtında taşıdığı şişirilmiş keçi tulumuyla alayın önünde gidiyor. Beyaz önlük ve şalvar giyipağaçtan kollar takılan “akkollu”, ağaçtan kılıç taşıyan efe ve zenne, kurdukları kız kaçırma oyunuyla düğün alayını eğlendiriyorlar.
Gelin yeni evine geldiğinde, çatıda bekleyen damat başından aşağı üzüm, şeker ve bozuk para serperek hayatlarının tatlı ve bereketli geçmesini diliyor. Gelin eve girmeden önce su güğümünü devirerek gelişinin su gibi berrak olduğunu, parçaladığı narla dölünün bereketini ve kapı pervazına çaktığı çiviyle de kalıcılığını gösteriyor.
Düğün bitmiş ve dönüş vakti gelmiştir.
İlerde, kanyonların birleştiği vadinin üzerindeki tepede halk ozanı Karacaoğlan’ın mezarına rastlıyoruz. Karacaoğlan’ın tam karşısındaki tepedeyse ömrü boyunca kavuşamadığı aşkı, Karacakız yatıyor.
Karacaoğlan der ki her sözüm haktır
yiğit olmayanın yalanı çoktur
cehennem yerinde hiç ataş yoktur
her kul ataşını bile götürür
Asırlardır dağ dağa kavuşamadığı için hasretin ateşi neredeyse elle tutulur bir hal alıyor Toroslar’da ve yola koyulurken bu ateşten payımıza düşeni biz de yanımızda götürüyoruz.
