- Yönetmen: Handan TÜRKELİ
- Kamera: Turhan YAVUZ
- Özgün Müzik: Tanju DURU
- Seslendiren: Şerif EROL
- Yapım Yılı: 2000
- Yayıncı TV: KanalD, CNNTürk, EuroD, DMax
İzmir’in doğusunda kıyıya dik uzanan dağların arasında kalan Küçük Menderes Havzası, tarımın ve tarihin en eski bölgelerinden biri. Nehir sularının beslediği bereketli ovalar ile dağların yamaçlarına tablo gibi yerleşmiş küçük tarihi kasabalar, köyler bu coğrafyanın karakteristiğini oluşturur. Tire de o kasabalardan biri.
Tarih boyunca pek çok yerleşime tanık olmuş. Küçük Asya’nın en önemli ticaret merkezlerinden biri, Beylikler döneminin başkenti, Osmanlı’nın ise üç büyük kentinden birisi olmuş. Aydın Dağları’nın eteklerine yayılan eski kent köşesinde bu zengin tarihin ve farklı kültürlerin izlerini taşıyor.
Eski çarşıyı mesken tutmuş zanaatkarlar, bugün artık pek de rastlanmayan zanaatların icra edildiği son dükkanlar, Tire’ye has Sultan Nevruz Bayramı görüntüleri ve ünlü Tire pazarı…
TİRE: GİZLİ BAHÇE (Belgesel metni)
Sıradan bir Pazar günü… gibi görünüyor değil mi?.. Oysa, değil. Bugün hicri takvimle Mart’ın dokuzu. Yani, güneşin ilkbahara dönüşü… Yani, Sultan Nevruz Bayramı. Eskiden kulağı küpeli dervişler danaları süsleyip “Sultan Nevruz geldi” diye duyururlarmış bayram gününü. Artık ne küpeli dervişler var, ne de süslü danalar… Ama Tireliler her ilkbaharda, öncesinde hiç konuşmaya, sözleşmeye bile gerek duymadan, Güme Dağları’nın eteklerinde buluşmaya devam ediyorlar.
Horasan kökenli Batı Anadolu Alevileri’nin geleneği olan Sultan Nevruz, binbir çeşit yemekle, ipli toplu türlü türlü oyunla kutlanıyor.
Sultan Nevruz bayramının olmazsa olmaz bir geleneği de, bayram sabahında Balım Sultan Türbesi’ni ziyaret etmek. Balım Sultan, Bektaşiliği yeniden düzenleyen, bu nedenle tarikatın ikinci kurucusu sayılan derviş. 15. yüzyıl sonunda yapılmış türbesi, yalnız Sultan Nevruz’da değil, her vesileyle ziyarete açık.
Sultan Nevruz Bayramı’na ev sahipliği eden Güme yani Aydın Dağları’nın bir diğer adı da ‘doğal sanatoryum’. Sırf havasından ötürü değil, suyu da ünlü bu yörenin. Öyle ki, geçtiğimiz yüzyıllarda İzmirliler içme suyu olarak Tire’nin kuyularından fıçı fıçı su taşırmış. Batı Anadolu’nun en önemli kervan yollarından biri olan Tire’de bugün hâlâ o kuyu geleneğini görmek mümkün. Eh, kuyu olur da selvisiz olur mu? Tire’de çok sık rastlanan yüzyıllık anıt ağaçların çoğunun dibinde bir de kuyu var. Suyuyla gölgesiyle hazır bir konak yeri yani.
Sırtını Aydın Dağları’na yaslayan Tire’den aşağılara doğru bakıldığında doğudan batıya, bereketiyle ünlü Küçük Menderes Ovası uzanıyor. Aslında, bu ovada bin yıllar öncesinde gayet sık ormanlar varmış. Ancak Roma ve Atinalılar, gemi gereksinimlerini karşılarken bu ormanları yok etmişler. Tabii yüzyıllardır devam eden tarla açma faaliyetini de unutmamak gerek…Yeşilliği nedeniyle Ege’nin Bursası diye tanımlanan Tire’yi bugün bu ova doyuruyor diyebiliriz: Her tür meyve sebzenin yanısıra pamuk, tahıl, tütün, zeytin, kendir… Küçük Menderes ovasında ne ekseniz, bitiyor.
Tire adının nerden geldiği konusunda rivayet muhtelif: Kimine göre Antik çağlardan gelen bu ismin anlamı ‘kale’ ya da ‘hisar’… Kimine göre iseTire adı, Etrüsklerin anası Tirhanos’dan miras, ve ‘şehir’ anlamına geliyor. Adı Hitit metinlerinde de geçen Tire, birçok medeniyete evsahipliği yapmış: Frigler, Lidyalılar, Persler, Romalılar, 14.yüzyıl boyunca Aydınoğulları ve sonra da tabii, Osmanlılar. Fatih Sultan Mehmet zamanında seçkin eyaletler arasına giren Tire, hep önemini korumuş. Bugünün Tire’sine bakınca eski ve yeni şehri hemen ayırdetmek mümkün: Su baskınlarından korunmak için Güme Dağları’nın eteklerine kurulan Eski Tire ve gitgide kuzeye, Menderes Ovası’na doğru yayılan Yeni Tire. Eski Tire’nin dar sokaklarında, Tirelilerin deyimiyle ‘irim irim dolaşırken’ yüzyılların izleri hemen hissediliyor. Karakteristik Türk evlerinin yanı sıra, şimdi neredeyse yok olan Musevi ve Rum azınlığın izleri de var Tire’de. Sokakların çoğu arnavut kaldırımı. Genellikle bir mescit çevresinde toplanmış mahalleler, hemen birbirinden ayrılıveriyor.
Yüzyıllar boyunca Müslümanı,Musevisi, Rumu, Bulgarıyla çok renkli bir dokuya evsahipliği yapan Tire, bugün bu izleri hala taşıyor. 17. yüzyılda tutulmuş kayıtlara göre, kentte toplam 30 cami, 66 mescit, 28 zaviye, 24 medrese, 3 kilise ve 2 havra var. Özellikle Aydınoğulları döneminde yapılan dini ve sosyal amaçlı yapılar benzersiz tuğla işçiliğiyle kent görüntüsünün vazgeçilmez bir parçası.: Ulu Cami, Yeni Cami, Yalınayak Camii, Molla Arap Camii, Karahasan Camii, minarelerinin güzelliğiyle birbirleriyle yarışıyorlar adeta.
Kilim desenli minaresiyle ünlü Mehmet Bey Camii, 14. Yüzyıldan beri dimdik ayakta duruyor. Zencirek formunda süslemeli minaresiyle Tahtakale Camii, sekizgen kaide üzerinde önce üçgen sonra çift bilezikli geçişle yükselen minaresiyle Narin Camii, kufi ve geometrik bezemelerin yivler arasına dikey olarak yerleştirildiği Karakadı Camii, bodur minaresindeki kırık yivleriyle Hasırpazarı Camii ve mısır koçanı formundaki minaresiyle Karahasan Camii… Herbiri 700 yıllık Tire tarihinin yaşayan tanıkları.
Minarenin doğuda yer almasıyla camilerden ayrılan zaviyeler de var Tire’de.. Kentteki ilk Osmanlı zaviyesi olan Yeşil İmaret mimari özellikleriyle ünlü. Tire minareleri içinde sırlı tuğla örtüsünün tek örneği. Yapımının 1300’lü yıllara kadar uzandığı tahmin edilen bu zaviye, Anadolu’daki ilk yarım kubbeli eser.
‘Pek latif yaylalarıyla bağları meşhur, medrese ve kütüphanesi ile şöhret-şiardır ’…Yeni Memaliki Osmaniyye Coğrafyası adlı eserinde Ali Nazmi böyle bahsediyor Tire’den. Sahiden de Tire’nin sahip olduğu en önemli değerlerden biri, Necip Paşa Kütüphanesi. 1827 tarihli kütüphanede 1147’si yazma, 1135’i değerli basma toplam 2282 adet Osmanlı dönemine ait kitap bulunuyor.
‘İndim gittim şu Tire’nin hanına,
Mekan tuttum güzellerin yanına
Pazar ettim aman şeftalinin onuna…’
Tire’nin çarşısı pazarı, türkülere bile damgasını vurmuş. Peki neden? Hanları, hamamlarıyla Tire’yi hep kendi çağının bir adım önünde götüren, hep böyle canlı tutan bir neden olmalı…Tire’ye girdiğiniz anda bu nedeni hemen görüyorsunuz: Tire bir yol üstü kenti. Hem de yüzyıllardır. Çarşının yapısında da bu hemen fark ediliyor: Hasır örgüsü, Mekik, Beşparmak, Limon Çekirdeği…Adları da en az kendileri kadar güzel desenleriyle saten yorganlar diken yorgancılar… Yol yorgunları için kahvehaneler… Çelik tencere devrimine hala inatla kafa tutan bakırcılar… Gelinlik kızlar, Tire’nin eğimli sokaklarında dolaşırken kaymasınlar diye nalınlarını özellikle kavak ağacından yontan nalıncılar…Keçenin yumuşak olması için özellikle kuzu yününü arayıp bulan keçeciler… Kuşkusuz Tire, Anadolu’nun en zengin zanaat çarşılarından birisine sahip. Ama ne yazık ki bu zanaatler kayboldukça kervansarayların,hanların içi boşalıyor ve yerlerini ‘modern’ dükkanlara bırakıyorlar. Kaybolan zanaatlerden biri de, urgancılık. Zamanında Osmanlı Donanması’nın halatlarını üreten Tire urgancılarından bugün ancak birkaç tanesi kalmış geriye.
Zamana karşı koymakta zorlanan zanaatlerden biri de semercilik. Çınar ağacı, çuval, saz kullanarak yapılan ve çok emek isteyen bu semerlerin ustaları da azalmaya başlamış çarşıda. Nalbantlar ise özellikle dağ köylerinin atlılarına hala hizmet veriyor.
Tire’nin dokusu yavaş yavaş kaybolsa da, Tire’de geçmiş zaman notlarını tuvaline aktaran bir tanık var: Ressam Seha Gidel.
Eskiden Güme Dağları’ndan yola çıkan ırmaklar tepelerden aşağı, doğruca kentin içine inermiş. Derekahve bu ırmakları ilk karşılayan semtlerden biri. Ancak o günlerin tanıkları için bugünkü Derekahve’yi tanımak güç. Geriye yalnızca, altından bir zamanlar gürül gürül suların aktığı taş köprüler kalmış. Tireliler, ırmakları geri getiremedikleri, sivrisinekle mücadele edemedikleri için kurumuş dere yataklarını betonla kapatıyorlar ama içleri de sızlamıyor değil.
Kuşkusuz Tire’de değişen çok şey var. Sokaklar genişlemiş, caddelere dönüşmüş; iki katlı evler göğe doğru uzamaya başlamış… Tire, Eski ve Yeni Tire diye iki değişik yüz takınmış kendisine.
Kervanlar durağı Tire’de taşa toprağa sinen tarihin bir başka sureti de hamamlar. Kullanılır durumda olanı pek kalmamış. Seha Gidel’in atölyesi hariç. Dededen kalma bu hamam Cumhuriyet öncesinde meyhane olarak da iş görmüş. Şimdilerdeyse Seha Bey’in en kıymetli esin ve huzur kaynağı.
Salı günleri sabahın erkenden de erken saatlerinde kurulan pazar, bütün Tire’nin buluşma yeri.. Dağ köylerinden gelen bembeyaz örtülü kadınlar gölgelikleri açıyor, tezgahlar kuruluyor, tazecik otlar seriliyor ve… Pazar Duası ediliyor birlikte. Çok eski bir Ahi geleneği bu. Esnafın tartısında dürüst, sattığı malda kaliteli olmasını emreden, kârdan çok bereket dileyen bir dua.
Uzun sözün kısası, Tire’de tadılacak, bakılacak, peşine düşülecek şey çok. Başta da dediğimiz gibi Timur’un yakıp yıkmaya, Kanuni’nin konaklamadan geçmeye kıyamadığı bir yer burası. Medreselerinde, kütüphanelerinde öğrenilecek çok şey, kuytu köşelerinde edilecek çok sohbet var.
Hem şimşir topla oynanan karambol oyununu, kadın müzisyenlerin de yer aldığı bir bando takımını başka nerde bulabilirsiniz ki?..
Son sözü yine Tire’nin yetiştirdiği değerlerden birine, hayatı, Tire’de saatçilik yaparken gözlemlemiş yazar Lütfi Filiz’e bırakalım: ‘Dünya bir kervansaraydır. Gelen konaklar ve gider. Nasıl kervansaray, konaklayanların malı değilse, dünya da bizim malımız değildir. Buraya gelenler, kimbilir gelmeden önce daha nice yerlerde konaklamışlardır…’
