- Yönetmen: Handan TÜRKELİ
- Kamera: Turhan YAVUZ (Dağ çekimleri: Kağan AYBUDAK)
- Özgün müzik: Tanju DURU
- Seslendiren: Şerif EROL
- Yapım yılı: 2000
- Yayıcı TV: KanalD, CNNTürk, EuroD, DMax
Dağcılar, dağların insana kendini tanıma olanağı sunduğunu söyler. Oysa 2000 yılının şubatında bir dağcı, bir dağı tanıttı hepimize: Ağrı Dağı. Diğer adıyla kutsal kitapların ve efsanelerin dağı Ararat.
Dağcı ise, adından önce çocuksu bakışı, güleç yüzüyle anımsanan İskender Iğdır… Bizim İskender… Sizin İskender. Doğduğu toprakların kıyısında yükselen Ağrı Dağı’nda geçirdiği kaza ile yaşama veda etti. Ağrı’nın efsanesine kattı öyküsünü. Ukte kaldı hepimizin içinde, tamamlayamadığı o tırmanış. Atlas’tan dostları, Uğur Uluocak liderliğinde, onun adına selamladılar Ağrı’nın zirvesini. Ekip bir eksikti. Tıpkı, onu tanımış herkesin daima hissedeceği gibi.
BİR DAĞIN AĞRISI (Belgesel metni)
“Ne kadar oldu hatırlamıyorum…
Çok, çok önceleriydi.
Ben diyeyim on bin yıl, siz deyin dört bin yıl…
Günlerden bir gün ben böyle durmuş, etrafa bakarken, O’nu gördüm.
O da bana bakıyordu.
Baktı, baktı… Şaştı.
O’nun gözüne, insanoğlunun gözüne güzel görünüyordum herhalde.
Ben kendimi hiç görmedim. Zaman zaman gölgem düşer eteğimdeki ovaya, o zaman büyük olduğumu anlarım. Yani çevremdekilerden büyük. Büyük olmak zordur. İnsanlar size saygı duyarlar ama bir yandan da neden bilmem, korkarlar.
Oysa ben de şurada uçan kuş gibi buralardan biriyim işte.T ek fark; ben bir yere gitmem. Kuş uçar, at koşar, insan ölür, yenisi, doğar; ben burada dururum. Ben dağım.
Kimi Ararat der bana, kimi Kuhi Nuh, yani Nuh’un dağı, kimi Eğri dağ.Şimdilerde daha çok Ağrı diyorlar.
Hakkımda efsane çok. Çok halklar yaşadı eteğimde: Hurriler, Urartular, Araplar, Selçuklular… Hepsinin de bir hikayesi var bana dair. Kimine göre kutsalım, kimine göre erişilmez… Kimi türkü yakar benim için, kimi ağıtlar yakar, sevdiğini elinden ben almışım sözde.
Eee, bu kadar zaman ortalardaysanız hakkınızda çok konuşulması da doğal tabii. Hele etrafta konuşulacak fazla bir şey yoksa.
Zordur buralarda hayat. Sınırdadır. Hem insanoğlu, hem de yaşayan her mahluk için. Rüzgar kemiğinize işler; kar, geldi mi gitmek bilmez; toprak nazlı, hayat vahşidir.
İnsanlar taa uzaklardan gezmeye gelir; bana, Nuh’un Gemisi’ne, bir de İshakpaşa Sarayı’na hayran olup geri dönerler. Kimsenin aklına altı ay kar altındaki bir köyde on çocuğunun karnını doyurmayı beceren adama hayran olmak gelmez. Oysa burada yaşamayı, hayatta kalmayı becerenler benden daha yüksektir.
Aslına bakarsanız benim eteklerimde, zirvemdekinden daha çok hikaye var. Kol kanat gerdiğim Iğdır Ovası mesela. Menderes Ovası kadar bereketli olmasa da nadir bulunan bir topraktır. Ama öyle, el değmeden, meyve vermeden boş boş yatar yıllardır. Halbuki buranın köyleri de aç çocuklarla doludur. Orada toprağın karnı boş, burada çocukların karnı aç. Bana sorarsanız, dağların değil, insanların işine akıl sır ermez.
Bir de, gariptir ama buranın insanları bana hiç ilişmez. Dibimde yaşayıp yamacıma uğramamış olanlar vardır. Niye insan kalkar da, dağa tırmanmaya kalkar; anlamazlar. Ben de anlamam.
Bana sorarsanız, herkes başka bir nedenle tırmanır dağa.
Kimi beni görmeye gelir,
Kimi kendini görmeye gelir…
Kimi de hiçbir şey göremeden geldiği gibi döner, gider.
Kimi benimle yarışır,
Kimi kendiyle yarışır,
Kimi de, ki benden bile tehlikelidir onlar, yanındakilerle yarışır.
Ama beni bilenler,
yani kendini bilenler,
dağla oyun olmayacağını da bilirler.
Gelirler, ta zirveme, 5137 metreye kadar çıkıp, bir de oradan bakarlar
şu, aslında hiç kimsenin olmayan ve herkesin olan topraklara.
Onların başımın üstünde yeri var.
Ağrı dile gelse, bunları mı söylerdi bilmiyoruz ama geçtiğimiz Aralık ayında tırmanışa hazırlanırken biz Ağrı’nın oyuna gelmeyeceğini biliyorduk. Uğur Uluocak’ın liderliğindeki ekip, Yenidoğan’dan yola çıkarken her türlü tedbiri almıştı.
Dağcılar ve Ağrı’yla ilgilenenler bilir; Ağrı’nın güney rotası kolaydır. Zor olan, kuzeyi. Kuzeyde yaklaşık 10 kilometrekarelik bir alanı kaplayan, Türkiye’nin en büyük buzulu var. Zirveye 900 metre kala buzul başlıyor. O yüzden bu rota tehlikeli buzul çatlaklarıyla kaplı. Atlas ekibinin çıkışı, son yıllarda kuzeyden yapılan ilk çıkış.
Yenidoğan’dan ayrıldıktan sonraki ilk gün birinci kamp yerine varıldı. Hava, şansımıza çok güzeldi. Birinci ve ikinci kampı gayet rahat geçtik. Çıkışın üçüncü günü son kamp yerimize varmıştık. Orada, gitgide artan irtifaya uyum sağlamak için bir günlük mola verdik. Zirve dönüşü bizi bekleyecek ve bir kez daha konuk olacağımız çadırlarımızı korumak için kar duvarları yapıldı, gece orada geçirildi. Ertesi gün ekip liderinin gerekli gördüğü her yerde ip açarak,başka bir deyişle riskleri en aza indirerek, zirveye çıkıldı. Ekip halinde. Birbirinden ayrılmadan.
Uğur’un bir sözünü hiç unutmadan: ‘Eğer tırmanış, ekip olarak yapılıyorsa bunun gerekleri de yerine getirilmelidir. Bir başka deyişle ekip tırmanışı, tek tek bireylerin tırmanışının toplamı değildir.’
Zirvenin ünlü rüzgarı içimizi titretirken, yüreğimizi yakan bir acıyı, İskenderimizin acısını bir kez daha hissettik. Bir kez daha yandık bu pisi pisine ölüme. Ama söylenecek bir şey yoktu. Biz sustuk, dağ konuştu.
Ve dedi ki:
Neye varmak için
kaç kişiyle geldiniz buraya?
Ekip tamam mı?
Sırtında haritalarıyla Atlas,
İskender artık çözülmez bir düğümle
buralarda bir yerdedir.
Ama göremezsiniz…
Ağrı büyüktür.
