- Yönetmen: Handan TÜRKELİ
- Kameraman: Turhan YAVUZ
- Özgün Müzik: Serdar ATEŞER
- Seslendiren: Şerif EROL
- Yapım yılı: 1998
- Yayıncı TV: KanalD, CNNTürk, EUROD, DMax
İnsanın yeryüzüne ‘yerleşme’ biçimlerine en eski örneklerden biri de ‘konar göçer’liktir. Anadolu topraklarındaki bilinen tarihi ise, Orta Asya’dan göçle gelen ilk Türk boylarının dağlık bölgeleri yurt tutmasıyla başlar.
Yörük denir onlara. Türkmen kimliğinden ayrı tutarlar kendilerini. Hayvancılık temelli yaşamları otlak ve kışlaklara göçerek ve doğanın takvimini izleyerek sürer.
Anodolu’da bu geleneksel yaşamı halen sürdürmeye çalışan yörük aşiretlerinden, deveyle göçen son örnek olan Sarıkeçililer keçi sürüleriyle birlikte asırlardır Batı ve Orta Toroslarda barınıyorlar.
Keşifler Atlası ekibinin göç yolundan başlayarak yayla yaşamlarına konuk olduğu bu film, aynı zamanda Sarıkeçililerin de film kamerası ile ilk kez tanıştığı bir çalışmadır. Literatürde onlar hakkında daha önce çekilmiş bir filme rastlanmamıştır.
SON GÖÇERLER – SARIKEÇİLİLER (Belgesel metni)
Türklerin Orta Asya’daki eski inancı Şamanizm’e göre dağlar canlı ve kutsal varlıklardır. Saldırıya uğrayan kavimlere yardım edip onları korur. Orta Toros Dağları da Anadolu’daki son konar-göçer Yörük aşireti Sarıkeçilileri barındıran bir sığınak gibidir. Sarıkeçililer, develerine yükledikleri bin yıllık yörük kültürüyle asırlardır bu dağlarda konup göçüyorlar.
Yörük adı yürümekten geliyor. Sarıkeçililer bu geleneğin son temsilcisi. Yılın yüz yirmi günü göç halinde olan Sarıkeçili yörükleri, develeriyle Torosları bir uçtan diğer uca yürüyerek katediyorlar. 17. yüzyıldan bu yana çıkarılan iskan kanunları nedeniyle göçerlikten büyük ölçüde vazgeçilmiş. Günümüzde yörüklüğü yaşatan topu topu ikiyüz kırk hanenin çoğunluğunu Sarıkeçililer oluşturuyor. Otuz yıl öncesine kadar sadece onların yurdu olan Toroslarda, bugün göç yolları sık sık köylerden geçiyor.
Diğer yörük aşiretlerinin aksine, göç yolunda motorlu araç kullanmıyorlar. Teknoloji ancak parazitli bir el radyosuyla ulaşabiliyor onlara. Atlas muhabirlerinin de izlediği sonbahar göçüne bu kez biraz hüzün karışıyor. Çadır halklarının son temsilcisi Sarıkeçililer, uçsuz bucaksız dağları, doğayla biçimlenmiş yaşamı ve onun geleneklerini terkedip şehirde yerleşik düzene geçmeye hazırlanıyorlar.
Hayvancılık yörük kültürünün temelini oluşturuyor. Bu nedenle çadırın kurulacağı düzlüğün su kaynağına ve otlağa yakın olması önemli.
Yüzlerce yıldır katettikleri Torosları avuçlarının içi gibi bilen Sarıkeçililer, ilkbahardaki yaylaya çıkış ve sonbahardaki dönüş göçlerini iki üç günlük konaklamalarla yapıyorlar. Yaz aylarındaki daha uzun süreli konaklamalar sırasında toprak sahibi ya da muhtara kira ödüyorlar. Ancak kimi zaman bir milyar liraya yaklaşan otlak kirası hayvancılık dışında ciddi bir gelir kaynağı bulunmayan yörükler için yıkım anlamına gelebiliyor.
Birbirleriyle akraba olan Sarıkeçili yörükleri, birkaç ailelik gruplar halinde konup göçüyorlar. Karaman yakınlarından güneye doğru bir göç kervanı daha yola koyuluyor. Henüz yürüyemeyen son nesil yörük çocuğu, katarın başındaki erkek devenin havudunda göçerliğin sarsıntılarıyla ilk kez tanışıyor.
Yük hayvanı olmaları nedeniyle Yörük kültüründe “ulu mal” sayılan develerin, Anadolu’ya ilk defa Oğuz boylarının göçebe halkı tarafından getirildiği biliniyor. Göç kervanında her katar altı yedi deveden oluşuyor. Yirmi yıl öncesine kadar, develere takılan ibrik büyüklüğündeki karın çanlarının dağları tutan çınlaması, görkemli göçün sesiydi. Gittikçe azalan katarların görkemi bugün develerin boyunlarında salınan küçük zillerin cılız sesinde eriyor.
Yörüklerde koyun sürülerinin yerini keçilerin almasıyla birlikte çadırın yapısı da değişmiş. Koyun yününden yapılan keçe çadırlar tarihe karışalı çok oluyor. Keçi kılından dokunan çadırda her ayrıntının bir işlevi var. Çadırın yırtılmaması için direklerin uçları, ağaçtan yapılan ‘çanak’lara oturtuluyor. Çadırın üst çuluyla ‘gergi’ adı verilen yan çulu ‘Sitil’ denilen ağaç iğnelerle birbirine tutturuluyor. Eski yörük aşiretleri kubbe ya da tren vagonu şeklinde üç direkli çadırlar kullanırken Sarıkeçililer öteden beri İslamiyet’in şart sayısına işaret eden beş direkli çadırlarda yaşıyorlar.
Yörüklerin yüzlerce yıldır değişmeyen günlük yaşamları kadınların gün doğumundan önce ateşi yakmasıyla başlıyor. Hayvanların homurtularını dinleyerek dalınan uzun gece uykusunda dağ ayazından korunmak için deve yününden yorganlar kullanılıyor.
Çoban köpeklerine rağmen bazı geceler geceler aç kurtların saldırısına uğrayan keçi ve develer, günün ilk ışıklarıyla ayaklanıyor.
Çekirdek aile yapısının hakim olduğu yörük çadırında adil bir işbölümüne tanık oluyoruz. Çobanlık, kız erkek ayrımı olmaksızın her yörük gencinin vazifesi. Çadırdan uzakta geçirilen saatler doğayla içiçe olma, farklı insanlar görüp tanıma fırsatı verdiğinden gençler çobanlıktan pek şikayetçi görünmüyor.
Atlas ekibinin Mehmet Can’ın çadırına konuk olduğu öğleden önceki saatler tüm çadırlarda süt sağımı vaktidir. Ortalığı kaplayan gürültü ilkel teknolojiyle çalışan süt makinesinden geliyor. Daha sonra peynir, tereyağ ve yoğurda dönüşecek olan süt bu makinede kaymağından ayrılıyor. Süt ürünleri yörük sofrasının geleneksel yiyeceklerini oluştururken pazar tezgahlarında önemli bir gelir kaynağı haline de geliyorlar.
Sarıkeçili aşiretinin keçi beslemesinin nedeni, bu hayvanın dağlardaki yaşama koyundan daha çok uyum sağlaması. Kulaklarındaki ‘im’ adı verilen işaretlerle diğer sürülerden ayrılan keçilerin yörük yaşamındaki önemi büyük. Keçi derisinden yapılan tuluk içme suyu depolamaya yarıyor. Birçok çadırda yerini plastik bidona bırakan tuluk suyu soğuk tutuyor ve taşıması kolay olduğundan göç yükünde fazla yer tutmuyor.
Yaylakta geçirilen yaz ayları keçilerin kırkımı için en uygun zaman. Hem hayvanların sıcaktan bunalmaması, hem de elde edilen kılın değerlendirilmesi bakımından kırkımın özenli yapılması gerekiyor. Elde edilen kıllar kirmende eğirilerek dokumaya hazır hale getiriliyor.
Yörük yaylasında kadının ‘cins-i latif’ muamelesi gördüğünü söylemek pek mümkün değil. Göç sırasında davarın başında ve çadırda her işi üstlenen kadınların giyiminde canlı renkler göze çarpıyor. Özellikle kırmızının her tonunu üzerinde taşıyan yediden yetmişe bütün yörük kadınlarının simgesi bordo rengi kadife etek ve rengarenk boncuk kolyeler.
Nasırlı elleriyle her işe üşenmeden girişen yörük kadınlarına “Dağlarda kadın olmanın hiç mi zorluğu yok?” diye soruyoruz. Önce başlarını çeviriyorlar belli belirsiz. “Ya doğum?” diye üsteleyince de yamaçtaki ağaçları gösteriyorlar; “Ebemiz onlar” diye… Tıpkı, hakanları doğurttuğu için ağaçları kutlu varlık olarak anan Uygur efsanelerindeki gibi. Tırnakları geçinceye kadar tutunup kuvvet aldıkları ağaçlar, onlara göre doğum sancısının tek ilacı.
Karaman’ın kuzeyindeki bir ovanın ortasında yükselen Karadağ’ın tepeleri her yaz birkaç Sarıkeçili çadırına yurt oluyor. Ancak bu Yörük ailelerinin develeri yok. Baharla birlikte Silifke’deki kışlaklarından keçileri ve çadırı kamyona yükleyerek geldikleri gibi, sonbaharda da aynı şekilde iniyorlar Karadağ’dan. Yaylada ihtiyaç duyulacak her şey daha kolay taşınıyor böylece. Bacalı sobadan ‘ıstar’ adı verilen dokuma tezgahına dek… Taşıması zor olduğu için deveyle göçen ailelerde rastlamadığımız ıstar, yörükler için hayati önem taşıyor. Keçi kılı kirmende eğirilerek ipe, sonra da ıstarda dokunarak çadıra, çula, çuvala, heybeye dönüşüyor.
Eskiden yörük çobanının heybesinden kıl, çadırın direğinden kaval eksik olmazmış. Ne var ki uzun zamandır yörük yaylalarında kaval sesi duyulmuyor. Karadağ’da rastladığımız kavalcı bizim için kıymetli bir sürpriz oluyor.
Yörük yaşamının vazgeçilmezlerinden biri de çuvallar. Giysilerin, yiyeceklerin ve kıymetli eşyaların saklandığı çuvallar işlevlerine göre isimler alıyor. Üzerine işlenmiş rengarenk motifleriyle ‘ala çuval’ en gözalıcı olanı. Sarıkeçili kadını, ala çuvala nakşettiği motiflerde kendi yaşamıyla ilgili işaretler kullanıyor. Kadınların boynunu süsleyen boncuklar ucuca eklenerek ala çuvala dolanırken hallacın yayını geren yaybaşı, sivri kancalar şeklinde işlenip ortasına koçboynuzu nakışı konduruluyor. Keçinin kılına yapışan pıtırak otu ise ala çuvalın örme ipindeki beyaz motiflerde karşılığını buluyor. Motiflerle yüklenen ala çuval, yörük gelininin çeyizinde daha bir kıymet kazanıyor.
Koyun sürülerinin yerini keçilerin almasından sonra yörük yaşamının pek çok ayrıntısı da buna göre biçimlenmiş. Ancak her çadırın zemininde gördüğümüz, koyun yününden yapılmış keçe henüz kullanımdan kalkmamış. Sarıkeçililer, ‘pirli’ zanaat sayılan keçeciliği artık yapmıyorlar. Konya çarşısındaki, sayıları giderek azalan keçecilerden satın alıyorlar. İmzasıyla hemen her çadırda karşılaştığımız Şen Keçeci mesleğin son üç temsilcisinden biri.
Her keçe için farklı şekillendirilen desenin üzerine on ile yirmi kilo arasında koyun yünü üç kat seriliyor. Rüzgara ve yağmura geçit vermeyecek şekilde yünü sımsıkı tutması için her katın arasına su serpiliyor. Suyun keçe yapımındaki sırrını keşfedense keçeciliğin piri sayılıyor. Hikaye o ki, keçeci günlerce uğraştığı, kan ter içinde kaldığı halde yünü keçe haline getiremez. Üzüntüsünden ağlamaya başlar. İşte mucize o zaman gerçekleşir ve gözyaşlarıyla ıslanan yün, keçe haline gelir.
Vaktiyle insan emeği ve gücüne dayanan keçe yapımını artık makine devralmış. Pişirilme aşamasında sürekli sıcak suyla ıslatılan keçe, eskiden kendisini yoğuran çıplak kolları kanatırmış. Makineler bu işi 8 saatte yapıyor ve iyi bir keçe sergi en az on beş yıl dayanıyor.
Sarıkeçililer, develerin kışlaklara kaçmasına neden olan soğuk havalar başlamadan güz göçüne hazırlanıyorlar. Bu göç yaklaşık altmış gün sürüyor. Her çadırın yük taşıyacak altı yedi devesi var. Otuz devesi olan zengin sayılıyor. Akraba evliliği nedeniyle çocuk ölümlerine çok sık rastlanan Sarıkeçililerde aşirete katılan her bebek yörüklüğü yaşatacak yeni bir soluk oluyor. Çadır halkının bütün mülkü konar göçerliğin asgari ihtiyaçlarını karşılayan altı yedi deve yükünden ibaret. Aslında bir mülksüzlüğü taşıyorlar yanlarında. Belki de onun yerini yerleşik düzenin ağır, oturaklı halinden uzak bir özgürlük duygusu dolduruyordur. Sarıkeçililer, kondukları yerden göçerken zamanın törpülediği kültürlerine dair hiçbir somut iz bırakmıyorlar geride.
Elli yıl öncesine kadar Akdeniz’den Karaman’a tuz taşımacılığında kullanılan develer, şimdi sadece göç için katarlanıyor. İlkbahardaki göç sırasında yaşanan ekili dikili alana zarar verme kaygısı, hasat mevsiminin çoktan bitmiş olduğu sonbahardaki yolculuğa yansımıyor. Bu nedenle ikinci göçte deve kervanı biraz daha kalabalıklaşıyor.
Eskiden göç katarını çadırın yeni gelini çekiyordu. Gelin, başındaki keçe fesin altından ayaklarına kadar uzanan, ‘cıngıl’ adlı örtüyü giyinip süsleniyordu.
Sarıkeçili aşireti yaylada geçirdikleri üç ayın sonunda Karaman, Sertavul Geçidi ve Mut ilçesinden geçen göç yolunu izleyerek kışlaklara ulaşıyor. Toprakları olmayan Sarıkeçililer, göçerken toprağına bastıkları köylerin bazılarına toprakbastı parası veriyorlar; göç yolunda paralarını serpe serpe gidiyorlar.
Adları ilk kez, 15. yüzyıldaki Fatih Kanunnamesi’nde geçen yörüklerin hayatı yürümeye yazgılıdır. Bir zamanlar, yerleşik Türkmenlerin kültürlerini kaybedeceğine, asaletin konar göçerlikte olduğuna inanıyorlardı. Ancak bugün son konar göçer yörükler olan Sarıkeçili Aşireti’nin de Karaman’da yapılacak konutlara yerleştirilmeleri planlanıyor. Bu nedenle Anadolu toprakları, belki de birkaç yıl daha yörük göçlerine tanıklık edecek. Ve son göçün ardından yörüklük de göçüp gidecek Anadolu’dan.
