- Yönetmen: Handan TÜRKELİ
- Kamera: Turhan YAVUZ
- Özgün Müzik: Tanju DURU
- Seslendiren: Şerif EROL
- Yapım Yılı: 2000
- Yayıncı TV: KanalD, CNNTürk, EuroD, DMax
Keşifler Atlası başlarken ilk sözü Orta Fırat’a vermemizin nedeni vardı. Çünkü çok değil, iki yıl sonra o görüntüler tarihe karışacaktı. Türkiye’nin enerji sorununa çözüm getirmesi umulan Güneydoğu Anadolu Projesi adım adım ilerlerken koskoca bir coğrafyanın haritası değişiyor, insanlık tarihinin en eski izleri, çok kıymetli arkeolojik bölgeler ve tarım alanları sular altında kalıyor, insan yaşamları, iklim, ekolojik denge geri döndürülemez biçimde değişiyordu. Birecik Barajı’nın tamamlanmasına çok az kala bu trajedi fark edildi. Eksik bir yaklaşımla; sadece Zeugma mozaikleri boyutuyla olsa da sonunda fark edildi. Yıllardır kazı için bulunamayan paralar sonunda bölgeye akmaya başladı.
Suların altında kalacak insan yerleşimleri içinse yapılabilecek bir şey yoktu. Artık herkes ve her şey hızla yer değiştiriyordu. İlçe merkezi ölçeğinde bir yerleşim (Halfeti) Türkiye tarihinde ilk kez böyle bir nedenle taşınıyordu.
Belgesel, birbirine sadece on kilometre uzaklıktaki Aşağı ve Yukarı Halfeti’de göçle gelen ‘afet’in insan yaşamlarını nasıl etkilediğine bakıyor. Eski ve yeni mekanlarda yaşamın yeniden kurgulanışına tanık oluyoruz.
TUFANDAN SONRA ORTA FIRAT (Belgesel metni)
Karanlık sularda yolunu kim bilir? Bir balıklar, bir de balıkçılar… Avcı sizseniz eğer çok dikkatli olmalısınız: Ne bir ses, ne bir ışık olmalı sizi ele veren. Akıntının değiştiği yeri bile gözünüzle değil, kulağınızla görebilmelisiniz. Belki o zaman Fırat size bir kersit, sazan, havar ya da akbalık verebilir. Bereketi günden güne azalsa da, Fırat’ın kimseyi eli boş döndürdüğü görülmemiştir.
Daha doğrusu, görülmemişti…
Şimdilerde Fırat’ın kimseye verebilecek fazla bir şeyi kalmadı. Hatta neredeyse herkesin elindekini alıp götürdü.
Binyıllardır Asur, Urartu, Med, Pers, Helen, Roma, Selçuklu medeniyetlerini barındırdı Fırat. En son da Halfetililerin, Gümüşgünlülerin, Çekemlilerin fıstık, ceviz, zeytin ağaçlarını, meyve bahçelerini suladı. Son bir yıldır, Birecik Barajı’nın su tutmaya başlamasından sonra da tarihin battığı yer oldu.
Halfeti ya da Urartu metinlerindeki adıyla Halpa, Fırat’ın kıyısındaki en eski ve en önemli merkezlerden biri. İsa’dan önce iki bin yıllarının sonlarında Komagene Krallığı’nın şehirleri arasındaydı. Halfeti, eski sakinlerinin deyişiyle ‘su baskını’na uğramadan önce, bölgede sosyal yaşamın merkezi durumundaydı. Orta Fıratlılar büyük kentle bağlantılarını Halfeti üzerinden kurar, eski taş evlerde büyük aileler halinde yaşarlardı.
Ermeni ustaların imzasını taşıyan ve geleneksel mimarinin en güzel örnekleri sayılan taş binaların bir kısmı suların altında bugün. Kalanlarsa içinde yaşanmış hayatları anımsayarak Fırat’ın sessizliğini dinliyor.
Halfeti ve çevresi yakın zamanlara kadar Fırat kıyısındaki Rumkale’nin adıyla anıldı. Birecik Barajı’na teslim olan tarihsel değerlerden biri de Rumkale…. Aziz Yohanna’nın, İncil’in bir bölümünü burada yazdığına inanan Hıristiyanlar, Rumkale’yi kutsal kabul ediyor. İçinde, eski kentin su ihtiyacını karşılayan dev bir sarnıç bulunan bu kale, şimdi bir başka su ihtiyacı nedeniyle yok olmak üzere.
Orta Fırat köylerindeki yerleşimin geçmişi çok eskilere gitmiyor aslında. 30-40 yıl öncesine kadar mağara evlerde sürmüş yaşam. Sonra köyler kurulmuş, evler yapılmış binbir emekle. Bugün Orta Fırat’ta sular altında kalan yalnızca evler, camiler ya da tarihi yapılar değil… Geçmişi, geleceği ve tüm yaşam alışkanlıklarıyla beraber Orta Fıratlılar kalmış aslında suların altında..
Ailelerin nerdeyse tamamı, Halfeti’nin tepelerinde yürüyerek iki buçuk saat uzaklıktaki Karaotlak’a yerleştirilmiş durumda. Nerdeyse tamamı diyoruz, çünkü köylerinde kalmak zorunda olanlar da var. Karaotlak’ta, yalnızca evi baraj sularına batanlara yer tahsis edilmiş. Evi su altında kalmayanların ise gidecek yeri yok. Yolu, okulu, sağlık ocağı olmayan, camisi sulara gömülmüş, komşuları, akrabaları çok uzaklara gitmiş, hayatla bağlantısı kesilmiş bir yabancı diyarda yaşamak zorundalar…
Allah mı vurdu, kul mu vurdu bize…
“Son yaşta gelen bu tufan..” Yani baraj. Orta Fırat bölgesini sonsuza dek sulara gömen Birecik Barajı’nın temelinde, bütün baraj projelerinde olduğu gibi, iyi niyetler var.
Sağlıklı içme suyu elde etmek, suya dayalı enerji üretmek ve tarımsal alanları sulamak amacıyla su üretmek.
Ama bugün bakıldığında bu iyi niyetlerin bazılarının suya düştüğü görülüyor. Mesela Fırat kıyısındaki fıstık ağaçları. Fırat’ın iklimini sevmiş, başka toprakları beğenmeyip bu topraklara kök salmış fıstık ağaçları. ‘Fıstığı sen dikersin, anca torunun toplar,’ denecek kadar ihtimam isteyen bu ağaçların yüzde sekseni şimdi sular altında. Su altında kalmayanların da pek yaşama şansı kalmamış.
Çünkü su yükseldikçe, nem de yükseliyor ve fıstık, nem sevmiyor. Kaybedilen fıstığın parasal değeri ölçülebilir belki; ama tarım yapacakları toprağı yıllarca elleriyle açmış, Fırat kıyılarını cennet bahçelerine döndürmüş Fıratlıların sulara gömülen emeğini ölçmenin artık olanağı yok.
Karaotlak, Orta Fıratlıların yeni adresi. Cetvelle çizilmiş gibi sokakları, bitişik nizam prefabrik evleri, her bahçeye yayılmış plastik sandalyeleriyle; şehre oldukça yakın… Halfeti’ye ise çok uzak.
Evet, gitmeyen bir şeyler var Karaotlak’da. Korunamayan arkeolojik değerler, fıstık ağaçlarıyla birlikte suya gömülen milli gelir bir yana, bir de kendi toprağından, suyundan, kültüründen koparılan Orta Fıratlılar var. Binlerce yıllık bir arkeolojik eser, taşındığı yeni yerinde ne kadar yabancı durursa, Fıratlılar da Karaotlak da o kadar yabancı. Hep özlenen eski düzense aşağılarda, bir göz atımı mesafede öylece duruyor.
Evet, Birecik Barajı kuruluş hedeflerini yerine getirecek belki… Ama neleri götürdüğünü de görmezden gelmemeli.
Bir yanda suyun altına bırakılan tarih, öte yanda akarsudan göle dönüşmüş nehirde yaşamayı beceremeyen balıklar. Ve Karaotlak’da işsiz güçsüz gezen, üreten bir toplumdan tüketen bir topluma dönüşen Orta Fıratlılar. Tümü, ekonomiyle ekolojinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğinin kanıtları ne yazık ki…
Kimbilir, Orta Fıratlılar nehrin kıyısındaki bereketli topraklarda yaşarken görmüşlerdi belki de bugünü. Görüp bir kenara da not düşmüşlerdi.
