Orta Fırat: Tufandan Önce

  • Yönetmen: Handan TÜRKELİ
  • Kamera: Turhan YAVUZ
  • Özgün Müzik: Serdar ATEŞER
  • Seslendiren: Şerif EROL
  • Yapım Yılı: 1998
  • Yayıncı TV: KanalD, CNNTürk, EuroD, DMax

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında Fırat Nehri üzerine inşa edilen Birecik Barajı’nın bölgedeki yaşamı kökünden değiştirmesinin öyküsü.

Türkiye topraklarında doğup Basra Körfezi’ne dökülen 2800 km uzunluğundaki Fırat Nehri’nin sularından elektrik enerjisi üretecek olan baraj tamamlandığında Türkiye’de ‘ilçe merkezi ölçeğinde’ bir ilk yaşanacak ve Şanlıurfa’nın Halfeti ilçe merkezi, köyleri ve Orta Fırat havzasındaki pek çok köy ve mahalle sular altında kalacak.

Kırk bini aşkın nüfus zorunlu göçle yeniden yerleşime tabi olurken aynı zamanda suyla biçimlenmiş yaşam kültürü ile bölgenin  600 bin yıl öncesine uzanan zengin tarihinin izleri de büyük ölçüde baraj sularına gömülecek. 

Belgesel, bölgedeki hızlı değişimin öncesinde yok olma tehdidi altındaki kültürün izini sürüyor. 

 

ORTA FIRAT VADİSİ – TUFANDAN ÖNCE (Belgesel metni)

Aysız gecenin zifiri karanlığını beklediler günlerdir.

Ateşi yerlerini belli eder diye sigara bile yakmadan, motor çalıştırmadan sessizce süzüldüler Gözeli köyünden aşağıya doğru.

Akıntının değiştiği yeri suyun sesinden biliyor Fıratlı balıkçılar. Ona göre kırıp dümeni, usulca bırakıyorlar ağlarını. Kersit, sazan, havar ya da akbalık; kısmette o gün ne varsa… Günden güne azalsa da bereketi, Fırat hiç eli boş döndürmedi onları nasıl olsa.

Milattan iki bin yıl önce Mezopotamya’da yaşayan Sümerler, bilgelik tanrısı Enki’yi muazzam büyüklükte bir balık biçiminde tasvir ediyordu. Bütün denizleri ve ırmakları dolaşan tanrı Enki’nin asıl evi Fırat Nehri’ydi.

Doğu Anadolu ve Mezopotamya’nın en büyük nehri Fırat’ta, çoğu buraya özgü 16 tür balık yaşıyor. En lezzetlisi şabut. En irisi ise 150 kilo gelen fark ya da akbalık. Nehrin aşağılarında 200 kiloya kadar çıktığı söylenen akbalık, güçlü Sümer tanrısı Enki’nin de ilham kaynağı olmalı.

Fırat Nehri’nin, Türkiye topraklarında doğup Basra Körfezi’ne döküldüğü noktaya kadar toplam yatak uzunluğu 2.800 kilometre. Türkiye sınırları içindeki bölümüyse ana kolları olan Karasu’nun kaynağından itibaren 971, Murat suyunun kaynağından itibaren de 1263 kilometreyi buluyor.

Üzerinde aktığı topraklara binlerce yıldır bereket taşıyan Fırat pek çok medeniyetin tanığı. Samsat ve Birecik arasında uzanan Orta Fırat, tarih öncesi çağlardan başlayarak Asur, Urartu, Med, Pers, Helen, Roma ve Selçuklu dönemine kadar ulaşan 600 bin yıllık tarihin izlerini gizliyor. Orta Fırat son üç yıldır tarihin yeni bir dönemine tanıklık ediyor. Vadinin güneyindeki Birecik Barajı bir yıl sonra tamamlandığında bölgenin coğrafyası değişecek ve Orta Fırat ‘tarihin battığı yer’ olarak anılacak.

Bir çift uzun sırığın kürek niyetine idaresiyle, ihtiyacı olanı karşı kıyıya atan ve biçimi neredeyse Asurlulardan günümüze kadar hiç değişmeden gelen sallar, Fırat’ın simgesi. Emniyetli bir yolculuk için salı kullananın çok maharetli olması, ters akıntıları iyi kullanması gerekiyor. Derin boğazlardan hızla geçip çağlayanlar oluşturarak akan Fırat’la şaka olmayacağını, herkes gibi salcılar da biliyor. Yolculardan her seferinde ücret almak yerine her haneden yıllık geçiş ücreti tahsil ediliyor.

Halfeti ya da Urartu metinlerindeki adıyla Halpa, Fırat’ın doğu kıyısındaki en eski ve önemli merkezlerden biri. İsa’dan Önce ikibin yılının sonlarında Komagene Krallığı’nın şehirleri arasında sayılan Halfeti, bugün de sosyal yaşamın merkezi durumunda.

Yöredeki geleneksel mimarinin en güzel örneklerini barındıran Halfeti’nin taş binaları, Ermeni Adır Usta’nın imzasını taşıyor. Halfeti, köklü tarihine rağmen bugün küçük bir kasaba görünümünde. Bunun nedeni Birecik Barajı nedeniyle yaşanan büyük göç. Barajın yapımı bir yıl sonra  tamamlandığında, sular 1804 tarihli Merkez Ulu Camii’nin şerefesine kadar yükselecek. O seviyenin altında kalan mahalleler kayıp medeniyet halini alacak.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine kadar Halfeti ve çevresi, Rumkale adıyla anılıyordu. O dönemde Urfa sancağının bir kazası olan Rumkale’ye adını veren kale, zamana meydan okurcasına Fırat’ın kıyısında hala dimdik ayakta duruyor.

Aziz Yohanna’nın, İncil’in bir bölümünü burada yazdığına ve müsvettelerini burada sakladığına inanan Hıristiyanlar, Rumkale’yi kutsal kabul ediyor. Roma döneminde kale-kent kimliğini kazanan Rumkale, 11. yüzyılda Haçlıların Urfa’da kurduğu Edessa Kontluğu’nun, 13. yüzyılda da Memluklerin eline geçmiş ve Kal-at El Müslimin adını almış. 16. Yüzyıl başından itibaren Osmanlı egemenliğine giren kalenin uzun kapı geçidi, bir dış sur ve kompleks odalardan oluşuyor.

Rumkale’nin günümüze kadar ayakta kalabilmiş yapısı, geç Roma ve Ortaçağ mimarisinin özelliklerini taşıyor. Kaledeki en ilginç bölüm geniş silindirik bir kuyu halinde kıvrılarak Fırat seviyesinin altına kadar inen ve eski kentin su ihtiyacını karşılayan dev sarnıç. Rumkale’nin bir başka özelliği de çevresini kuşatan savunma sistemi. Kalenin kuzey ve batı yönünü Merzimen Çayı çevrelerken doğu yönünün güvenliği için kalenin üzerinde durduğu kaya kütlesi derin uçurumlarla ana karadan koparılmış.

“Kocaman, karanlık ağzıyla mağara, bu yakıcı sıcakta sanki derinden soluyor.” Yaşar Kemal’in böyle tasvir ettiği mağaralar, Orta Fırat havzasındaki kültürel tarihin göze çarpan ilk izleri. Vadideki dik yamaçlarda sıkça rastlanan insan eliyle oyulmuş mağaraların bir kısmı tarih öncesi çağlardan günümüze geliyor. Kuzeydeki Çiftekoz, Zekteriş, Zormağara ve Kızılin, zengin tarihleriyle dikkat çekiyorlar. Roma döneminde kaya mezarına dönüştürülen mağaralar, Haçlı seferleri sırasında savunmaya yardımcı olmuş. 2. Dünya Savaşı’nda  köylülerin nehirden salla gelerek yiyecek depoladığı mağaraların daha sonraları askeri amaçlarla genişletildiği ve sonunda sivil yerleşim mekanları olarak kullanıldığı anlaşılıyor. Günümüzdeyse, çobanlar ve kavurucu sıcaktan bunalan koyunları dışında mağaralara uğrayan kalmamış.

Fırat çevresindeki vadiler zengin bir doğal hayat barındırıyor. Fırat’a özgü kertenkeleler, arıkuşu, keklik ve balıkçıl en sık rastlanan hayvanlar.

Fırat kaplumbağası nehrin ılık sularını yurt edinmiş, ancak suların yükselmesiyle birlikte ısısının düşecek olması bu hayvanın neslini tehdit ediyor.

Orta Fırat, yeryüzünde sadece Fas ve Birecik’te yaşayan kelaynak kuşlarının anavatanı. Neslinin tükenme tehlikesine karşı beş yıl önce özel üretme istasyonuna alınan kelaynakların sayısı 54’e ulaşmış. Halk arasında bereket getirdiklerine inanılıyor ve her yıl şubat ayındaki dönüşleri dört gözle bekleniyor.

Güneydoğu Anadolu’da yaz aylarında 50 derecenin üzerine çıkabilen kavurucu sıcaklığın etkileri, Orta Fırat’ta belirgin olarak gözlenebiliyor. Nehir çevresi dışındaki tüm coğrafyayı çöl rengine boyayan kurak iklim, nehir kıyılarına inildikçe yeşile teslim oluyor.

Orta Fırat Vadisi boyunca nehrin her iki kıyısında yemyeşil bir şerit oluşturan antepfıstığı ağaçları, sıcak ve kurak iklimin en karakteristik bitkisi. Fıstık, bu bölgede hemen her ailenin geçim kaynakları arasında yer alıyor. Her yaz sonu vadinin yamaçlarında yapılan fıstık hasadında genç, yaşlı, çoluk çocuk bütün Fıratlılar çalışıyor. Topu topu bir hasat mevsimi daha kaldığının farkındalar. Daha önce Aşağı Fırat’ta yaşanan iklim değişikliğinin yakında burada da olacağını ve fıstık ağacının nemli havayı hiç sevmediğini biliyorlar. Fıstığın yerine ne yetiştirebileceklerini, ne kadar zaman sonra ürün alabilecekleriniyse pek kestiremiyorlar. Hasat dönüşü yolculuklarına kurulacak yeni hayatın yeni kaygıları eşlik ediyor.

Orta Fırat bölgesindeki pazarlar ürün çeşitliliği bakımından zengin bir görünüm sunmuyor. Daha çok Birecik pazarında rastlanan ve Karaçi adı verilen Pakistan göçmeni çingene kadınlar pazar yerlerinin en renkli görüntülerini oluşturuyor. Yöre insanının beslenme alışkanlığı  pazar yerlerine yansıyor. En gözde alışveriş, biber tezgahlarında yaşanıyor. Kırmızı biber ya da yöredeki adıyla isot, kiloyla değil, çuvalla satın alınıyor. Aile başına yıllık ortalama tüketim 200-300 kiloyu buluyor. Bazen birkaç aile birleşip toptan alıyor ve traktöre yüklenen biber çuvallarının ağırlığı bir tonu geçebiliyor. Mevsiminde taze olarak her öğünde yenen acı biber yaz sonunda çatılara seriliyor. Güneşte kurutulan biberler salça veya pul biber haline getirilerek kışa hazırlanıyor.

Üzüm, Fırat’ın suladığı topraklarda bolca yetişen bir meyve. Vadiden toplanan ceviz ve fıstıklar, üzüm şırasından elde edilen pekmezle birleştirilerek sucuk yapılıyor. Önce ceviz, fıstık ya da bademler ipe dizilerek güneşte kurutuluyor. Sonra dev kazanlarda kaynatılan üzüm pekmezine batırılıyor ve yeniden güneşte kurumaya bırakılıyor. Üzüm yerine kayısı ya da dut pekmezi de kullanılarak yapılabilen sucuk, kışın tatlı niyetine tüketiliyor. Üç-dört ailenin biraraya gelerek yaptığı kehribar renkli sucuklar geleneksel yöre mutfağının özel bir örneğini oluşturuyor.

Fırat çelişkiler diyarı. Güneydoğu Anadolu Projesi’yle bir yandan suya kavuşan kupkuru ovalar yeşilleniyor, böylece bölge halkı hızla kalkınıyor; diğer yandan Fırat kıyısında devam eden yaşam baraj sularının tehdidi altında kalıyor.

Fırat’ın batı kıyısındaki Erenköy, baraj sularından tümüyle etkilenecek köylerden sadece biri.

Aynı kıyıdaki Gümüşgün’ün bir bölümü kurtuluyor, ancak yöredeki önemli antik yapılara taş sağlamış binlerce yıllık taş ocakları, sulara batacak olan bölgede bulunuyor. 30-35 yıl öncesine kadar tepedeki mağaralarda yaşayan Gümüşgünlülerin en yaşlısı Selanik göçmeni 125 yaşındaki dede geçmişi bugün gibi hatırlıyor.

Fırat kenarında bir kına gecesi. Fıratlı gençler asırlardır aynı geleneklerle başgöz ediliyor. Halfeti’den Savaşan’a kına gecesine gelen düğün alayı neşeli, ama gelin hüzünlü. Ailesindeki kadınları son selde Fırat’a kurban veren Savaşanlı gelinin hüznünü herkes paylaşsa da düğün yeri matem kabul etmiyor. Havaya sıkılan kurşunların seslerine karışan kına mayası ise çok eski bir geleneği yansıtıyor.

Orta Fırat Vadisi’nde yakın dönem tarihin zengin izlerine de sık rastlanıyor. Araban ilçesine bağlı Elif, Hasanoğlu ve Hisar köylerindeki Roma devrine ait anıt mezarlar, bu köylerin o dönemde askeri garnizon olduğunu gösteriyor.

Araban tarafındaki tarihi köprüler de Roma dönemi mimarisinin örneklerinden. Fırat’ın büyük kolu Karasu üzerinde inşa edilmiş Sultan Murad köprüsünün 5 gözünden yalnızca biri ayakta kalabilmiş. Zamana biraz daha fazla direnebilen Göksu Köprüsü’nün ayakları ve karayolu bağlantısı hala sağlam.

Halfeti’nin kuzeyindeki Yukarı Göklü yolu üzerinde bulunan kemerlerin yapıldığı dönem kesin kayıtlarda bulunmamakla birlikte Roma ve Osmanlı dönemine tanıklık etmiş bir kervansaraya ait olduğu zannediliyor.

Orta Fırat vadisinin güneyindeki en büyük yerleşim merkezi Birecik. Ortaçağ’da Urfa Haçlı Kontluğu’nun önemli bir merkezi haline gelen Birecik, Selçuklu ve Osmanlı döneminde de stratejik önemini korudu. Birecik, yakın zamana kadar dünyaca ünlü kelaynak kuşları, 720 metre uzunluğundaki köprüsü, geleneksel mimarisi, kalesi ve kale içindeki Urfa kapısıyla tanınıyordu. Son yıllardaysa daha çok kendi adını taşıyan barajla birlikte anılıyor. İlçenin sekiz kilometre kuzeybatısında inşa edilen Birecik Barajı, Cumhuriyet tarihinin en büyük yatırımı Güneydoğu Anadolu Projesi’nin en önemli ayaklarından birini oluşturuyor.

Birecik barajı ve hidroelektrik santralinin Aralık 1999’da su tutmaya başlamasıyla birlikte bölgenin enerji ve sulama ihtiyacını karşılaması planlanıyor. Barajdan, yılda 2.5 milyon kilovatsaat elektrik üretilecek ve 90 bin hektar tarım arazisi sulanacak. Çevre yerleşimlerin içme suyu ihtiyacını karşılanması da hedeflenen barajın yapımını Türkiye’yle birlikte, Almanya, Avusturya, Fransa ve Belçika firmaları ortaklaşa yürütüyorlar.

Orta Fırat Vadisi’ndeki tarih izleri insanlık tarihinin ilk dönemlerine kadar uzanıyor. Yakında baraj sularının altında kalacak olan bölgede  40’a yakın antik yerleşim merkezi bulunuyor.  Horumhöyük, Tilbeshöyük, Tilmusahöyük, Apomeia ve tam karşı kıyısındaki Zeugma yani Belkıs’ta yapılan arkeolojik kazılar son bir yıldır daha bir hız kazanmış durumda. Antik çağda Fırat’ın geçiş noktası olması nedeniyle aynı anlama gelen Zeugma adıyla anılan Belkıs’ta toprak altında büyük bir tarih hazinesinin yattığı biliniyor. Hitit, Asur ve Roma medeniyetlerine tanıklık eden Belkıs’ta kazı yapan Türk ve Fransız arkeologlar özellikle, dönemin Antakyalı ustalarınca yapılmış mozaiklerin tamamına ulaşmayı hedefliyorlar.

Yıllardır kaçak kazı ve eski eser kaçakçılığına sahne olan Belkıs harabelerinin yanındaki Fırat’a nazır bir tepede bulunan Roma villası ise tüm arkeoloji dünyasının dikkatini çekiyor. Dönemin zenginlerinin oturduğu anlaşılan villada bulunan 7.5 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğindeki taban mozaikleri üzüm ve şarap tanrısı Dionysos ile karısı Ariadne’nin düğün merasimini resmediyor. Bir bölümü Amerika’ya kaçırılan ve iade edilmesi beklenen bu mozayiğin yanısıra Belkıs’tan çıkarılan diğer mozaik, heykel ve çeşitli bronz eşyalar Gaziantep Müzesi’nde sergileniyor.

Belkıs harabelerinin yamacındaki küçük Belkıs köyünün tarihi, 300 yıl öncesine kadar dayanıyor. Köydeki evlerin yapımında kullanılan malzemeye biraz yakından bakınca çoğu taş ve süsleme detayının Belkıs höyüğünden buraya taşındığı anlaşılıyor. Üç yıl önce baraj inşaatının başlamasıyla birlikte Belkıslıların çoğu köyünü terketmiş. Bugün üç-dört aile kalmış Belkıs’ta göç hazırlığı yapan. Bir de gidenlerin geride bıraktığı büyük sessizlik.

Birecik Barajı, Orta Fırat’a yıllardır beklenen bereketi taşıyacak. Bu nedenle umutlar, yitirilecek olanlardan daha büyük görünüyor.

Hayat, orta Fırat’ta sanki hiç değişmeyecekmiş gibi devam ediyor.